Van’ı bilir misiniz? Bilmeyenler için söyleyeyim, bu şehirde kadın olmak sahiden çok zor… Van’lı kadınlar yanlarında birisi olmadan sokağa çıkamaz, alışverişe gidemez, pastanede oturamaz…
Bunları yapabilen kadınların sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. İşte Zozan Özgökçe o kadınlardan… Canı pahasına erkeklere bayrak açan, ölümle burun buruna yaşayan kadınları hayatla buluşturan bir kadınla tanışacaksınız bugün. Kendine has bir dili var, o bu dile ‘Zozanca’ diyor. Zozanca konuşuyor, zozanca düşünüyor ve başta mensubu olduğu Burkan Aşireti olmak üzere herkese bu dili kabul ettiriyor. Dünyanın farklı ülkelerinden pek çok kadın Zozan’ı görmeden Türkiye’den gitmiyor. Biz de dedik ki kim bu Zozan?
Zozan önce seni tanıyalım…
1974 Van doğumluyum, ama kimliğimde 1975 yazıyor. Zozan isminden dolayı geç yazdırmışlar. Çünkü Zozan ismini kabul etmemişler. Türkçede yok böyle bir isim demişler. Bizimkiler de Melisa filan koysaydık ne olacaktı demiş? Ve dava açmış, kazanmışlar.
Vanlı bir aile Melisa koysaydık ne olacaktı diyor! Nasıl bir ailen var?
Annem öğretmen, babam doktor. Amca çocukları. Ama zorla evlenmemişler, bir aşk da varmış evliliklerinde. Annem 17 yaşındayken ben doğmuşum. Köyde herhalde böyle bir aşk yaşayacağı başka bir şansı da yoktu diyorum ben. Ama soyadı sorunu yaşamamış diğer kadınlar gibi.
Aşiret mensubu musun?
Evet. Burukan aşireti. Bayağı büyük bir aşiret. 30 bin üyesinin olduğu söyleniyor. Aile 1912’den beri Van’da yaşıyor. Ama bizim aşiret aynı zamanda Patnos’da, Ağrı’da, Iğdır’da da var.
Aşiretlerde kadınların bu şekilde öne çıkması pek alışılagelmiş bir durum değil, oysa sen almış başını gidiyorsun!
Annemle babamın biraz etkisi var tabi. Bir tek bu konuda değil, okumamız, üzerimize mal yapması vs. buralarda çok görülmüyor. Babama “sen bize kötü örnek oluyorsun böyle yaparak” diyorlardı. Babamın çok demokrat olduğunu söyleyemem. Eril bir sürü yanı var hala. Ama kıyasladığım zaman gerçekten şanslıyım. Kendi hayatımı kendim belirliyorum.
Ailemin baskısı yok ama toplumun, akrabalarımın baskısı var. Yine de bana “sen güçlüsün, farklısın bizim kadınlardan.” diyorlar. Mesela taziyelerde gider erkeklerin tarafında otururum. Çünkü benim erkek ziyaretçilerim de var, bir iş kadınıyım. Bunu da babam hiç yadırgamaz.
Eğitimin ne?
Doğu Akdeniz Üniversite’sinde ekonomi okudum. Mali müşavirim.
Kaç kardeşsiniz?
Altı kardeşiz. Bir oğlan, diğerlerinin hepsi kız ve hepimiz feministiz.
Oğlan en küçüğünüz mü?
Yok, 4 numara. O da jinekolog. Öyle komik bir şey yani. Derneğe çok ilgisi var. ve çok büyük destek oluyor. Zaten jinekolog olduğu için sürekli ona soru soruyoruz. O bize kadınlarla ilgili bir sürü şey anlatıyor. Bir sürü vakaya da o bakıyor.
Bildiğim kadarıyla bir evlilik geçirdin?
Evet, üniversiteyi bitirdikten sonra Van’a geldim. İşe girdim. O arada da birine aşık oldum ve evlendim. İşadamıydı. Çok kısa sürdü, üç ay ama çabuk boşanamadım! Resmi olarak iki yıl sürdü. Çünkü askerden gelmesini bekledik. Bizde öyle bir gelenek vardır… Askerdeyken dava açmadık.
Niye ayrıldın? 3 ay çok kısa bir zaman.
Çok kısa zamanda yürümeyeceğini anladım. Agresif birisiydi, çok kıskançtı. Benim yaşamımı tamamen ele geçirmek istiyordu. Olmadı.
Şiddet gördün mü?
Evet. Şiddetin dozunun artacağından da çok emindim. Öyle bir karakteri vardı. Onu fark ettim. İlk başta bana bağırıyordu, bana değil ama duvara vuruyordu. Bu da bir mesaj, o yumruk yakında sana gelebilir mesajı. Silahı vardı, beni tehdit ediyordu. Nitekim sonra yumruk da geldi. O zaman evden ayrıldım. Annemlerin yanına gittim. Daha fazlasının olacağını hissediyordum. Daha korkunç şeyler de yaşayabilirdim. Oysa evliyken işimi bile bırakmıştım. Kocam ne derse onu yaparım diye düşünüyordum.
Yani o zaman böyle bir Zozan değildin?
Böyle bir Zozan değildim. Gelenekseldim. O bana, “çalışan kadın istemiyorum” demişti, ben de tamam dedim. Böyle bir şey nasıl oluşmuş bilmiyorum. Ailemin böyle bir telkini olmadı aslında ama demek ki toplumda bir şekilde bunu öğreniyorsun. O benim sorgulama sürecim oldu aslında. Belki de Van’da böyle bir şeyin oluşması, belki de böyle düşünmem için bunu yaşamam gerekiyordu.
Kolay kabul etti mi boşanmayı?
Etmedi ama bizimkiler biraz baskın, biraz bastırdılar diyeyim.
Aşiret girdi devreye yani…
Bizimkiler devreye girdi ve sonunda tek celsede boşandık. Sonra ben öğretmenliğe başladım. Hayatımdan 2 - 2,5 yıl kaybetmiştim. Onun travması da vardı. Boşandıktan sonra 1 yıl evden çıkamadım.
Niye?
Çok ilginç “başarısız oldum” diye düşünüyordum. Çünkü ben üniversite mezunuydum. Çevremdeki birçok kişiye göre daha avantajlıydım. Ve o güne kadar da kararlarımı doğru verdiğimi düşünüyordum. Güçlü bir kadın olduğumu düşünüyordum. O başarısızlık beni eve kapattı. Bir de sanki alnımda boşandığım yazıyormuş gibi geliyordu. Kötü bir psikoloji.
Yine de tekrar hayatı kucaklamışsın. Nasıl oldu?
Prestij adlı yerel bir gazetede köşe yazmaya başladım. Kendim teklif etmiştim. Onlar da tamam dediler. ‘Zozanca’ diye bir köşem vardı, hala kullanıyorum. Orada kadınlarla ilgili yazılar yazdım. Ve gazetenin sahibi bir gün “Kadınlar da alıyorlar artık gazeteyi, evlere de gidiyor” dedi. Bir de gazetedeki fotoğrafımdan tanıyan kadınlar, sokakta görünce durdurup sorular soruyordu. Bu çok hoşuma gidiyordu.
Kabuğunu kırmayı nasıl başardın?
Boşandıktan sonra kendimi çok sorguladım: “Neden ben böyle hissediyorum da o adam öyle rahat?”. Hani zihinde şimşek çakar ya ‘Hımmm’ dedim “Ben kadın olduğum için böyle yaşıyorum ama yaşamamalıyım”. Bir akşam televizyonda Uçan Süpürge’yi izledik, Halime Güner’di konuşan. Bizim düşüncelerimizi söylüyordu, ilk kez bizim evde konuşulan şeyleri bir yerlerde izliyorduk. Sonra biz faks çektik Uçan Süpürge’ye. O arada Van’da ‘Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı’ vardı. Oraya devam ettim. “Neden bir kadın örgütü kurmuyoruz” diye sormaya başladık kardeşimle. Sonra “Bizim gibi düşünen başka kadınlar da vardır mutlaka bu kentte” dedik ve yedi kadın bu derneği kurduk.
Şiddet mağduru kadınlarla nasıl buluştunuz?
Çok ilginç, biz Nisan 2004’te kurulduk . Kocaman bir tabela yaptırdık. Üzerinde ‘Van Kadın Derneği’ ve telefonumuz yazıyordu. Tabelacıyla yukarıya çıktım, taktırdım ve aşağı indim. Bir de baktım ki kucağında çocuğuyla bir kadın çıkageldi. Oturdu, “Dün gece kocam beni evden attı. Kumayım ama çocuğumun yasal annesi değilim. Çok çaresizim” dedi. “Sen bizi nereden buldun, tabelayı daha yeni astık?” dedim, meğer biri tabelayı görüp “Bak kadın derneği var, oraya git” demiş. Ve öyle geldi, o bizim, o saniyede yani ilk gün, ilk vakamızdı.
Ne yaptınız o kadına?
Çok zor bir vakaydı. Biz de şok olduk. Kadın 7 milyar karşılığında satılmıştı ve noterden de babasıyla kocası arasında bir anlaşma bile vardı. Mal alır satar gibi yani. Tabi şimdi asla kadınla ağlamıyoruz, kadını daha güçlendirecek şeyler yapıyoruz ama o gün biz de kadınla beraber oturduk ağladık. Sonra gelen kadınlarla da ağlamaya devam ettik. O kadın şimdi çok iyi durumda. Önce çalışmaya başladı, sonra biz ona bir ev bulduk. Evin içini beraber yerleştirdik. Fakat o kadın aktivist olmadı mesela. Bu çok korkunç bir şey.
Yılda kaç kadına ulaşabiliyorsunuz?
Ortalama 500–600 kadına ulaşıyoruz. Hayatını öğrendiğimiz, davasına gittiğimiz, desteklediğimiz ve beraber güçlendiğimiz birçok kadın var ama bunlar aktivist olmuyorlar. Burası bir nevi bekleme yeri gibi. Yine de bir ağımız var buradaki kadınlarla. Yalnız kadınlar değil. Daha çok ayrımcılığa uğrayan kişilerle de bir araya geliyoruz. Eşcinseller mesela.
Çok eşcinsel var mı Van’da?
Tabi ki var ama gizli eşcinseller bunlar. Evlerinde heteroseksüel gibi davranıyorlar. Bir de eşcinsel olduğunun farkına varıp, inkâr eden, kimliğinden utanan çok kişi var. İlk zamanlar 20’ye yakın kişi vardı bunu sorgulayan. Bir şekilde birbirlerini bulmuşlar. Ama Van koşullarında yaşamaları çok zor. Bir tek bu dernekte rahatlar. Gönüllü olarak burada çalışıyorlar, gidip geliyorlar, derneğin birçok işini yapıyorlar. Aktivistler yani.
Nasıl sürdürüyorlar cinsel yaşamlarını?
Sevgili bulamıyorlar mesela. Yani cinsellik yaşayamıyorlar. Zaten aralarında il dışına gidip çalışan çok var. Mesela bir arkadaşımız var ailesinden çok ciddi dayak yiyor. Her hareketi gözlem altında. Ben bir gün onun ölüm haberini almaktan çok korkuyorum. Annesini çok sevdiği için ayrılamıyor evden. Kadınsı buldukları her hareketinde dövüyorlar çocuğu. Çok acaip bir travma yaşıyor ve maalesef bunu değiştirecek bir adım atamıyor.
Sığınmaevini nasıl kurdunuz?
Önceleri sığınmaevlerine başvurup da evine geri gönderilen kadınları, kendi evlerimize götürüyorduk. Tabi bir süre sonra sorun olmaya başladı. Çünkü 2 – 3 ay sürekli travmatik bir kadınla kalmak çok zor. Sonra dedik ki böyle olmayacak, barınma evleri kuralım. Bir iki yataklı farklı yerlerde küçük küçük evler tuttuk ilk başta. Sadece yatakların olduğu evler. Kadınlara çarşaf giydiriyorduk o evlere giderken. Hayati tehlikesi olan kadınlardı hepsi de.
Benim sığınağa gitmemi de yasakladılar. Deşifre olmayan arkadaşlarım gidiyor.
Ölüm tehlikesi atlattın mı hiç?
Elbette. Bir gece uzakta oturan kadınlardan birinin evine başka bir kadın götürüyordum. Kış mevsimiydi. Arabayı yavaş kullanıyoruz. Meğer bizi bir araba takip etmiş. Farkında değiliz. Sonra tam bir yerden dönecekken, bu araba önümüzü kesti ve durdu. Bir yandan kaçmak için geri gitmem ve dönmem lazım, diğer yandan kadın ellerini dizine vurarak ağıt yakıyor “sizin de başınızı belaya soktum, sizi de öldürecekler” diye. Arabam stop etti mi… Adamlar arabadan indi aramızda bir adımlık mesafe var. Bir de kar var ve araba kayıyor, gaza da çok basamıyorum. Ayağım debriyajda, tir tir titriyor. O kadar korktum ki inanamazsınız. Sonra nasıl bir güç geldiyse, çok kritik bir yerden geri geri gittim ve arabayı döndürdüm. Bir şekilde kurtulduk ama o gece bütün Van’ı gezdik. O arabada oradan dönemedi.
Tehdit alıyor musun?
Tabi! Çok tehdit edildim. Bir keresinde arabamın lastiklerini kestiler. Ofise gelip bağırıp çağıranlar, sana ne diyenler, “Benim karım, sen ne karışıyorsun? Sen kimsin? Ne sanıyorsun kendini?” diyenler.
Van’da resmi sığınmaevi var mı?
Sonunda devlet bir sığınma evi kurmaya karar verdi. Mecbur kaldı buna. Burada bir istasyon ev kuruldu, 10 yataklı . Şimdi hayati tehlikesi olan kadınlar oraya yerleşiyor.
Van’daki erkekler sizin için ne düşünüyor?
Vallahi biz bir film yaptık, sokaktaki erkeklere sorduk “Van Kadın Derneği hakkında ne düşünüyorsunuz? Duydunuz mu?” diye. Herkes çok iyi şeyler söylüyor. Çok ilginç. Tabi kameraya karşı öyle söylüyorlar. Bir de Van’dan bir örgütü kötüleyemiyorlar öyle bir şey de var. Van kadın derneği bizim dengelerimizi bozuyor ama yine de bizim kadınlardır gibi…
Sizi kadınları baştan çıkaranlar olarak görüyorlar mı?
Tabi yoldan çıkaran, itaatsizliği öğreten kadınlar olarak görülüyoruz. Çünkü eğitimlere katılan kadınlar sorguluyor. Biz iletişim eğitimi de veriyoruz. İyi bir ilişki, ikili ilişkiler, aileyle ilişkiler, çocuklarla ilişkiler çok düzeliyor aslında kadınların ilişkileri.
Tek mi yaşıyorsun?
Evet.
Ailen nasıl kabul etti?
Ayrılalı beş yıl oluyor. Vallahi sandığımdan daha kolay oldu. Tabi uğraştım bayağı bununla ilgili. Bu ihtiyaçtı benim için gerçekten. Biraz da zemini ben hazırladım. Annemlerle ben ilk başta aynı binadan bir ev kiraladım. Annem “Sakın babana böyle bir teklifte bulunma. Bizi bu kadar zor durumda bırakma” dedi ama alıştırdım. Sonra babama “alt katta bir ev var kiralık, ben onu tutsam mı” dedim. Çok istiyor musun, hadi tut dedi. Biraz politikti yani.
Erkekler seninle evlenmekten korkuyorlar mı?
Tabi. Aslında yaklaşmıyorlar bile böyle bir taleple. Çünkü ben onlara zor geliyorumdur. Buradaki her erkek bununla baş edemez, yapamaz. Bence Van’da kaldırabilecek bir adam çok zor.
Aşiret ve doğu deyince kan davaları geliyor akla…
Bizim aşirette töre cinayeti olmaz. Kan davası da çok eskiden varmış.
Aşiretin bir reisi oldu o da eski milletvekillerinden Kinyas Kartal’dı. O zamanlar her şey reisin iki dudağının arasındaydı. Ve reisin oğlunu öldürdüler. Çok büyük bir kan davası olabilirdi. Ama Kinyas Kartal şöyle demiş: “ikisi de benim oğlum, biri birini vurdu ben ne yapabilirim?” Ondan sonra bizim ailede hiç kan davası olmadı. Modeller çok önemli.
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Aralık 2010 Salı
10 Aralık 2010 Cuma
CAN YÜCEL RÖPORTAJI (27 Şubat 1999, Cumartesi - Hürriyet)
Öfkemle sevgim arasında yaşıyorum
Elinde, 13 Şubat tarihli Hürriyet Gazetesi'nin eki... ‘‘Bak’’ diyor, ‘‘Şu okuma kitabının kapağına. İhap Hulusi'nin hazırladığı kapaktaki çocuk benim. O tarihte babam Hasan Ali Yücel, henüz Orta Eğitim Umum Müdürü'ydü.’’
Can Yücel'in, yaşamını paylaştığı hayat arkadaşı Güler Yücel'le iki yıl önce yerleşmeye karar verdiği Datça'dayız.
Yıllar geçmiş aradan. Kapaktaki çocuk, şimdi karşımda oturuyor. Geçen yıllar içinde, ‘‘Hem beladır, hem mevla’’ diye tanımladığı şiirleriyle nice çocuk büyüdü. O ise şimdi yaşlı bir çınar. Ama ne çınar!
Okurları, sevenleri, dostları, ‘‘Acaba şimdi hangi şiiri yazıyordur?’’ diye düşünürken; ‘‘Boğuştuğu hastalığı hangi aşamadadır?’’ derken, o, ÖDP'nin (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) İzmir 1'inci Bölge'den milletvekili adayı olduğunu açıkladı. Sakalını kesmiş. Çenesinde bir tutam bırakmış yalnızca. Bir de, gırtlağını etkileyen kanser, tükürük bezlerini almış Can Yücel'in. Işın tedavisi sağlam hücrelerini de etkilemiş. Sık sık sıvı almazsa, konuşmakta güçlük çekiyor.
Hastalığı sırasında kanser üzerine öylesine kafa yormuş ki Yücel, sonunda gırtlağına yerleşen kanserle, Türk siyaseti arasında bağlantı kurmuş. Türk siyasetinin de kanserli olduğu görüşünde Yücel. Tek farkla... Yücel, gereken önlemleri aldı, tedavi oldu ve gırtlağındaki kanser kontrol altına alındı. Bu bir mucize. Yücel, gereken önlemler alınırsa aynı mucizenin Türk siyasetinin de iyileşeceğine ilişkin umudunu koruyor.
Can Yücel meclise girerse ne olur?
- Dayak yer. (Gülerek)
Yine de girer ama değil mi?
- Benim ne kadar yaşayacağım belli değil. Hani barajı faraza geçtik diyelim. Ben dört sene görev göremeyeceğim bir koltuğu işgal etmem.
Şair Can Yücel, nasıl oldu da siyasete girmeye karar verdi?
- Babam Hasan Ali Yücel, bir dönemin Milli Eğitim Bakanı'ydı. Zaten siyasetin içine doğmuştum. Sonra 1960'lı yıllarda, TİP'in yönetim kurulu üyeliğini yaptım.
Türk toplumunun bünyesiyle, hastalığınız arasında bağlantı kuruyorsunuz.
- Kanser, bir dokunun içindeki hücrelerin, marazi bir şekilde bölünerek çoğalmasından baş veren bir tümör oluşumudur. Türk toplumu bünyesinin, kanserli olduğunun ilk ipucu Susurluk kazasıdır. Kaza sonrası elde edilen biyopsi raporu, kamuya ve adalete tahrif edilerek arzedildi. Şimdi bunu anarken bile içim cızlıyor. Habis ve bölünerek çoğalan birtakım hücreler, faal haldeler. Mafyayla, gizli istihbarat örgütleriyle birliktelik içindeler ve durmadan çoğalıyorlar. Bünye gitgide zayıflıyor, güçten düşüyor. Bünye ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Biz, yani toplumun duyarlı üyeleri, ‘‘Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık’’ kampanyasıyla, bu habis urun üzerine gidilmesini, aydınlık yoluyla bir şua (ışın) tedavisinden geçirilmesini istedik. Hatta dayattık. Ulusal bilince ve bulunca (vicdana) sahip insanların, bu canhıraş girişimi, sayın Demirel'in ‘‘Saçma sapan işlerle uğraşmayın’’ ve yere bakan yürek yakan Erbakan'ın ‘‘Glu-glu dansı yapıyorlar!’’ sözleriyle karşılandı. Ve habis ur büyümeyi sürdürüyor.
‘‘AMA’’LI ANAYASA
Türkiye'ye kanser nasıl musallat oldu?
- Kanser hücrelerinin, şimdilik 100 kadarı belirlenmiş. Kanımca bizim toplum bünyemize musallat olan Turgut Özal türü. Bu kanserli siyaset, Kurtuluş Savaşı'yla kurduğumuz Ulusal Devleti tasfiye ederek, Türk devlet yapısını kapitalist ve emperyalist kampa dönüştürmektir. Bir de, Turgut Özal türünü seçen 12 Eylül darbesinin getirdiği Yamuk Anayasa'ya bir göz atmak yeterli. Bu belgenin özelliği, başta bitakım haklar verip, sonra ‘Ama’ diye başlayan bir fıkrayla, o hakları kısıtlamak hatta yasaklamak. Onun için bu Anayasa, bir Anayasa olmaktan ziyade, ‘‘Ama’’lı Yasa dır. Bu balyoz harekatı, susturma, kitleyi gayri siyasallaştırma ve depolitize etme sürecini başlattı.
Sonuçta hangi noktaya gelindi?
- Sonuç ortada. Gelir dağılımı feci. Yurttaşın yüzde 20'si milli gelirin yüzde 60'ını; yüzde 80'i de yüzde 40'ını kazanıyor. Devlet gırtlağına kadar iç ve dış borç içinde. Halk besin olarak tarhana değil, 'borç' çorbası içiyor. Sosyal hizmet ödenekleri bakımından kuşa döndürüldü. Faizler borcu kızıştırmak için alabildiğine fırladı. Dış politika dışa bağımlı hale geldi, frenkçesiyle 'kapitüle' oldu. Şimdi soru şu: ‘‘Üstlerimiz kimin üstünde?’’
Çizdiğiniz kanserli bünye karşısında, ÖDP hangi çözümleri öneriyor?
- Ondan önce karşımızdaki engellerden söz edeyim. Bunlardan ilki çoğunluğun gayri siyasallaşması. Mesut Yılmaz buna ‘‘Sessiz çoğunluk’’ diyor. Oysa bu çoğunluk sessiz değil, susturulmuş çoğunluk. Şunun şurasında memurun, işçinin, çiftçinin, aydının; yazılı, çizili hangi eylemi güvenlik güçlerince durdurulmadı? Gözaltında kayıp çocuklarının -kendilerini olmasa da- haklarını arayan anaların analığına, sanki gözlerinde akmadık yaş kalmışçasına zabıta tarafından göz yaşartıcı bomba atılıyor. İkinci engel ise laik ve mürteci çelişkisi konusu. Gerek Refah, gerekse Fazilet Partisi; mazlum sıfatıyla tepki oylarını hiç durmadan artırıyor. Dara düşen Allah'a sarılır. Onun için FP’de Kuyudibi'nde yaşayan varoş oylarını da Güneydoğu desteğini de korkarız ki toplayacaktır. Alınacak önlem, dardaki yurttaşlarımıza umut vermek, yol açmak, onlara işiyle, aşıyla, eşiyle yeryüzünde yaşanabildiğini anlatmaktır. Yoksa öbür dünyada cennette yaşamak için, FP'ye oy vermenin hiçbir anlamı yok.
Peki bunlar olurken Türk solu ne yaptı?
- Türk siyasası 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle çolak bırakıldı. Türk solu da siyasa dışı -cezaevi içi kılındı. Bu durum Türkiye siyasasının, temsili demokrasinin ana özrüdür. Çünkü Türkiye'de temsili demokrasi, bir demokrasi temsil'i ve tiyatrosudur. Gerçek solu olmayan bir demokrasi. O, sola köstek olmak için, hiç de sol olmayan sosyal demokrat partiler; büsbütün sağa kaydırıldı ve geleceğimizi düzen, bu düzene uyumlu hale getirdi.
Seçilirseniz, siz de o koltuklarda oturacaksınız.
- Ben o koltuklara oturmak için bu işe atılmadım.
‘BARAJ YÜZDE 25 OLSUN’
ÖDP barajı aşabilecek mi?
- Bunu göreceğiz. Ama bence yüzde 10 baraj az. Bunu yüzde 25'e çıkarmak gerekir. O zaman kimse o koltuklara oturamaz. Sen sağ ben selamet.
ÖDP nasıl bir seçim çalışması yürütecek?
- ÖDP'nin amacı, işi, görevi şu baştakilerin Adem-i'lerin iktidarına özenmek değil. Bir parti olduğu kadar, geniş bir hareket olarak bu düzenin, bu kanserli bünyenin acısını çeken yüzde 80'i hak istemeye, kendi alın yazılarına sahip çıkmaya çağırmaktır. Bu düzenden şikayetçi kim varsa, dayanışma partisiyle birlikte, birbiriyle dayanışarak ve kendi kaderine sahip çıkmanın sevinci, neşesi, türküsü, marşıyla gerçek özgürlüğe doğru yürüyecek. Kadınlarımızla birlikte, işçimiz, çiftçimiz, memurumuz, yeşilcimiz, cinsel tercihleri yüzünden toplum dışı kılınanlar, bıkkınlık getirmiş oy vermemeye kararlı seçmenler ve artık kararlı olmaları gereken kararsızlarla birlikte bu memleketin yüreği yeniden gümlemeye, çarpmaya başlayacak.
Mecliste kimler olmalı?
- Meclise, aydın sıfatındaki kişiler lazım. İşçiden, köylüden yetişmiş, ağzı laf yapan, memleket gerçeğini anlayan olgunluğa varmış insanlar ortaya çıksın.
Öfkeli misiniz?
- Benim şiirimde de, siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi, bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi... Öfke ve sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.
Kanserli bir toplum yapısı çizdiniz. Bu yapıda umuda yer var mı?
- Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. İnsanlıktan umut kesmem. İnsan, zaman zaman iyimserlik ya da karamsarlık duyabilir. Fakat, insanla ilgili aşağı yukarı bütün gerçekler içinde bir tansık, bir mucize var. Yaşamamız, insanın ortaya çıkması bir mucize. Bu mucize, umudu getiriyor. Ama umut durduğu yerde olmaz. Kazanarak, çalışarak, savaşarak edinilir. Umudun olmadığı yerde insan 'Herkes koyun gibi kendi bacağından asılır' diyerek, enayi gibi kendini, yaşamayı askıya alır, geberip gider. Cennete mi göçer, cehenneme mi göçer, orası Refahı ilgilendirir.
O zaman şöyle soralım. Türkiye'nin umudu hangi mucizeye bağlı?
- Mucize aslında bir gerçeklik. Atatürk'ün Ulusal Devleti'ni, emekçi katılımlı; sosyal hizmetleri adeta 'insanlık indi' gibi gören bir devleti başa getirmeyle mucize sağlanabilir. Eğitime, sağlık hizmetlerine, beslenmeye önem veren; güzel, sağlıklı, boylu poslu, güzel kuşaklar yetiştirmek gerek. Çünkü hiçbir insan temelde kötü olarak doğmaz. Sonradan boku çıkar.
Türk Karı Kuvvetleri ileri
Can Yücel, milletvekili adayı olduğu ÖDP'nin, kadına verdiği önemi de vurgulamadan geçemiyor, sohbet sırasında. Kendi dilinde çağrıda bulunuyor kadınlara: ‘‘Başta ezilen Türk karı kuvvetleri olmak üzere ileri!’’
Ancak Yücel; Çiller, Akşener gibi kadın siyasetçileri bu çağrının dışında tutuyor. Yücel'e göre, ‘‘Gerek Çiller, gerek Meral (Akşener) gerek (Gülay) Aslıtürk gibi hanımlar, kadınlarımızın siyasaya katılma istemlerinin haklılığına, çevirdikleri işlerle ve çalıp çırptıklarıyla gölge düşürmüş yüz karalarıdır.’’
Yücel'in kafasındaki kadın siyasetçiler çeşitli özellikleriyle de ayrılıyor birbirinden. İmren Aykut, Işılay Saygın gibi siyasetçi kadınları ayrı tutuyor, örneğin Çiller, Akşener gibi siyasetçilerden. İşte Yücel'in gözünde onları diğerlerinden ayıran önemli farklar:
‘‘Birinci farkları ufak tefek çırpmaları olabilir ama Çiller gibi vurguncu değiller. İkincisi de, onlar partinin örgüt kademelerinden yetişmişler. Politikayı biliyorlar. Bu durum karşısında olumsuz bazı özellikler yüklenmişler. Parti dalaveresini gayet iyi bilmek, yalan söylemek, dalaverelere boyun eğmek ve bir bakıma erkek politikacı haline gelmek.’’
‘‘Onları erkek politikacılardan ayıran bir özellik yok o zaman?’’ diye sorunca da aklına Işılay Saygın geliyor Yücel'in, ‘‘Hele Işılay Saygın'ın büsbütün yok. Çünkü kadınlığı yok.’’
Hürriyet'e özel Can Yücel şiiri
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Türk, öğün, çalış, güven! demiş a,
Şimdilerde çalışan parasız, pulsuz
Çalışıyor paralıya,
Güvenen varsa, parasına güveniyor,
Üstyanı, öğün babam öğün!
Dövün babam dövün!
Elinde, 13 Şubat tarihli Hürriyet Gazetesi'nin eki... ‘‘Bak’’ diyor, ‘‘Şu okuma kitabının kapağına. İhap Hulusi'nin hazırladığı kapaktaki çocuk benim. O tarihte babam Hasan Ali Yücel, henüz Orta Eğitim Umum Müdürü'ydü.’’
Can Yücel'in, yaşamını paylaştığı hayat arkadaşı Güler Yücel'le iki yıl önce yerleşmeye karar verdiği Datça'dayız.
Yıllar geçmiş aradan. Kapaktaki çocuk, şimdi karşımda oturuyor. Geçen yıllar içinde, ‘‘Hem beladır, hem mevla’’ diye tanımladığı şiirleriyle nice çocuk büyüdü. O ise şimdi yaşlı bir çınar. Ama ne çınar!
Okurları, sevenleri, dostları, ‘‘Acaba şimdi hangi şiiri yazıyordur?’’ diye düşünürken; ‘‘Boğuştuğu hastalığı hangi aşamadadır?’’ derken, o, ÖDP'nin (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) İzmir 1'inci Bölge'den milletvekili adayı olduğunu açıkladı. Sakalını kesmiş. Çenesinde bir tutam bırakmış yalnızca. Bir de, gırtlağını etkileyen kanser, tükürük bezlerini almış Can Yücel'in. Işın tedavisi sağlam hücrelerini de etkilemiş. Sık sık sıvı almazsa, konuşmakta güçlük çekiyor.
Hastalığı sırasında kanser üzerine öylesine kafa yormuş ki Yücel, sonunda gırtlağına yerleşen kanserle, Türk siyaseti arasında bağlantı kurmuş. Türk siyasetinin de kanserli olduğu görüşünde Yücel. Tek farkla... Yücel, gereken önlemleri aldı, tedavi oldu ve gırtlağındaki kanser kontrol altına alındı. Bu bir mucize. Yücel, gereken önlemler alınırsa aynı mucizenin Türk siyasetinin de iyileşeceğine ilişkin umudunu koruyor.
Can Yücel meclise girerse ne olur?
- Dayak yer. (Gülerek)
Yine de girer ama değil mi?
- Benim ne kadar yaşayacağım belli değil. Hani barajı faraza geçtik diyelim. Ben dört sene görev göremeyeceğim bir koltuğu işgal etmem.
Şair Can Yücel, nasıl oldu da siyasete girmeye karar verdi?
- Babam Hasan Ali Yücel, bir dönemin Milli Eğitim Bakanı'ydı. Zaten siyasetin içine doğmuştum. Sonra 1960'lı yıllarda, TİP'in yönetim kurulu üyeliğini yaptım.
Türk toplumunun bünyesiyle, hastalığınız arasında bağlantı kuruyorsunuz.
- Kanser, bir dokunun içindeki hücrelerin, marazi bir şekilde bölünerek çoğalmasından baş veren bir tümör oluşumudur. Türk toplumu bünyesinin, kanserli olduğunun ilk ipucu Susurluk kazasıdır. Kaza sonrası elde edilen biyopsi raporu, kamuya ve adalete tahrif edilerek arzedildi. Şimdi bunu anarken bile içim cızlıyor. Habis ve bölünerek çoğalan birtakım hücreler, faal haldeler. Mafyayla, gizli istihbarat örgütleriyle birliktelik içindeler ve durmadan çoğalıyorlar. Bünye gitgide zayıflıyor, güçten düşüyor. Bünye ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Biz, yani toplumun duyarlı üyeleri, ‘‘Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık’’ kampanyasıyla, bu habis urun üzerine gidilmesini, aydınlık yoluyla bir şua (ışın) tedavisinden geçirilmesini istedik. Hatta dayattık. Ulusal bilince ve bulunca (vicdana) sahip insanların, bu canhıraş girişimi, sayın Demirel'in ‘‘Saçma sapan işlerle uğraşmayın’’ ve yere bakan yürek yakan Erbakan'ın ‘‘Glu-glu dansı yapıyorlar!’’ sözleriyle karşılandı. Ve habis ur büyümeyi sürdürüyor.
‘‘AMA’’LI ANAYASA
Türkiye'ye kanser nasıl musallat oldu?
- Kanser hücrelerinin, şimdilik 100 kadarı belirlenmiş. Kanımca bizim toplum bünyemize musallat olan Turgut Özal türü. Bu kanserli siyaset, Kurtuluş Savaşı'yla kurduğumuz Ulusal Devleti tasfiye ederek, Türk devlet yapısını kapitalist ve emperyalist kampa dönüştürmektir. Bir de, Turgut Özal türünü seçen 12 Eylül darbesinin getirdiği Yamuk Anayasa'ya bir göz atmak yeterli. Bu belgenin özelliği, başta bitakım haklar verip, sonra ‘Ama’ diye başlayan bir fıkrayla, o hakları kısıtlamak hatta yasaklamak. Onun için bu Anayasa, bir Anayasa olmaktan ziyade, ‘‘Ama’’lı Yasa dır. Bu balyoz harekatı, susturma, kitleyi gayri siyasallaştırma ve depolitize etme sürecini başlattı.
Sonuçta hangi noktaya gelindi?
- Sonuç ortada. Gelir dağılımı feci. Yurttaşın yüzde 20'si milli gelirin yüzde 60'ını; yüzde 80'i de yüzde 40'ını kazanıyor. Devlet gırtlağına kadar iç ve dış borç içinde. Halk besin olarak tarhana değil, 'borç' çorbası içiyor. Sosyal hizmet ödenekleri bakımından kuşa döndürüldü. Faizler borcu kızıştırmak için alabildiğine fırladı. Dış politika dışa bağımlı hale geldi, frenkçesiyle 'kapitüle' oldu. Şimdi soru şu: ‘‘Üstlerimiz kimin üstünde?’’
Çizdiğiniz kanserli bünye karşısında, ÖDP hangi çözümleri öneriyor?
- Ondan önce karşımızdaki engellerden söz edeyim. Bunlardan ilki çoğunluğun gayri siyasallaşması. Mesut Yılmaz buna ‘‘Sessiz çoğunluk’’ diyor. Oysa bu çoğunluk sessiz değil, susturulmuş çoğunluk. Şunun şurasında memurun, işçinin, çiftçinin, aydının; yazılı, çizili hangi eylemi güvenlik güçlerince durdurulmadı? Gözaltında kayıp çocuklarının -kendilerini olmasa da- haklarını arayan anaların analığına, sanki gözlerinde akmadık yaş kalmışçasına zabıta tarafından göz yaşartıcı bomba atılıyor. İkinci engel ise laik ve mürteci çelişkisi konusu. Gerek Refah, gerekse Fazilet Partisi; mazlum sıfatıyla tepki oylarını hiç durmadan artırıyor. Dara düşen Allah'a sarılır. Onun için FP’de Kuyudibi'nde yaşayan varoş oylarını da Güneydoğu desteğini de korkarız ki toplayacaktır. Alınacak önlem, dardaki yurttaşlarımıza umut vermek, yol açmak, onlara işiyle, aşıyla, eşiyle yeryüzünde yaşanabildiğini anlatmaktır. Yoksa öbür dünyada cennette yaşamak için, FP'ye oy vermenin hiçbir anlamı yok.
Peki bunlar olurken Türk solu ne yaptı?
- Türk siyasası 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle çolak bırakıldı. Türk solu da siyasa dışı -cezaevi içi kılındı. Bu durum Türkiye siyasasının, temsili demokrasinin ana özrüdür. Çünkü Türkiye'de temsili demokrasi, bir demokrasi temsil'i ve tiyatrosudur. Gerçek solu olmayan bir demokrasi. O, sola köstek olmak için, hiç de sol olmayan sosyal demokrat partiler; büsbütün sağa kaydırıldı ve geleceğimizi düzen, bu düzene uyumlu hale getirdi.
Seçilirseniz, siz de o koltuklarda oturacaksınız.
- Ben o koltuklara oturmak için bu işe atılmadım.
‘BARAJ YÜZDE 25 OLSUN’
ÖDP barajı aşabilecek mi?
- Bunu göreceğiz. Ama bence yüzde 10 baraj az. Bunu yüzde 25'e çıkarmak gerekir. O zaman kimse o koltuklara oturamaz. Sen sağ ben selamet.
ÖDP nasıl bir seçim çalışması yürütecek?
- ÖDP'nin amacı, işi, görevi şu baştakilerin Adem-i'lerin iktidarına özenmek değil. Bir parti olduğu kadar, geniş bir hareket olarak bu düzenin, bu kanserli bünyenin acısını çeken yüzde 80'i hak istemeye, kendi alın yazılarına sahip çıkmaya çağırmaktır. Bu düzenden şikayetçi kim varsa, dayanışma partisiyle birlikte, birbiriyle dayanışarak ve kendi kaderine sahip çıkmanın sevinci, neşesi, türküsü, marşıyla gerçek özgürlüğe doğru yürüyecek. Kadınlarımızla birlikte, işçimiz, çiftçimiz, memurumuz, yeşilcimiz, cinsel tercihleri yüzünden toplum dışı kılınanlar, bıkkınlık getirmiş oy vermemeye kararlı seçmenler ve artık kararlı olmaları gereken kararsızlarla birlikte bu memleketin yüreği yeniden gümlemeye, çarpmaya başlayacak.
Mecliste kimler olmalı?
- Meclise, aydın sıfatındaki kişiler lazım. İşçiden, köylüden yetişmiş, ağzı laf yapan, memleket gerçeğini anlayan olgunluğa varmış insanlar ortaya çıksın.
Öfkeli misiniz?
- Benim şiirimde de, siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi, bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi... Öfke ve sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.
Kanserli bir toplum yapısı çizdiniz. Bu yapıda umuda yer var mı?
- Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. İnsanlıktan umut kesmem. İnsan, zaman zaman iyimserlik ya da karamsarlık duyabilir. Fakat, insanla ilgili aşağı yukarı bütün gerçekler içinde bir tansık, bir mucize var. Yaşamamız, insanın ortaya çıkması bir mucize. Bu mucize, umudu getiriyor. Ama umut durduğu yerde olmaz. Kazanarak, çalışarak, savaşarak edinilir. Umudun olmadığı yerde insan 'Herkes koyun gibi kendi bacağından asılır' diyerek, enayi gibi kendini, yaşamayı askıya alır, geberip gider. Cennete mi göçer, cehenneme mi göçer, orası Refahı ilgilendirir.
O zaman şöyle soralım. Türkiye'nin umudu hangi mucizeye bağlı?
- Mucize aslında bir gerçeklik. Atatürk'ün Ulusal Devleti'ni, emekçi katılımlı; sosyal hizmetleri adeta 'insanlık indi' gibi gören bir devleti başa getirmeyle mucize sağlanabilir. Eğitime, sağlık hizmetlerine, beslenmeye önem veren; güzel, sağlıklı, boylu poslu, güzel kuşaklar yetiştirmek gerek. Çünkü hiçbir insan temelde kötü olarak doğmaz. Sonradan boku çıkar.
Türk Karı Kuvvetleri ileri
Can Yücel, milletvekili adayı olduğu ÖDP'nin, kadına verdiği önemi de vurgulamadan geçemiyor, sohbet sırasında. Kendi dilinde çağrıda bulunuyor kadınlara: ‘‘Başta ezilen Türk karı kuvvetleri olmak üzere ileri!’’
Ancak Yücel; Çiller, Akşener gibi kadın siyasetçileri bu çağrının dışında tutuyor. Yücel'e göre, ‘‘Gerek Çiller, gerek Meral (Akşener) gerek (Gülay) Aslıtürk gibi hanımlar, kadınlarımızın siyasaya katılma istemlerinin haklılığına, çevirdikleri işlerle ve çalıp çırptıklarıyla gölge düşürmüş yüz karalarıdır.’’
Yücel'in kafasındaki kadın siyasetçiler çeşitli özellikleriyle de ayrılıyor birbirinden. İmren Aykut, Işılay Saygın gibi siyasetçi kadınları ayrı tutuyor, örneğin Çiller, Akşener gibi siyasetçilerden. İşte Yücel'in gözünde onları diğerlerinden ayıran önemli farklar:
‘‘Birinci farkları ufak tefek çırpmaları olabilir ama Çiller gibi vurguncu değiller. İkincisi de, onlar partinin örgüt kademelerinden yetişmişler. Politikayı biliyorlar. Bu durum karşısında olumsuz bazı özellikler yüklenmişler. Parti dalaveresini gayet iyi bilmek, yalan söylemek, dalaverelere boyun eğmek ve bir bakıma erkek politikacı haline gelmek.’’
‘‘Onları erkek politikacılardan ayıran bir özellik yok o zaman?’’ diye sorunca da aklına Işılay Saygın geliyor Yücel'in, ‘‘Hele Işılay Saygın'ın büsbütün yok. Çünkü kadınlığı yok.’’
Hürriyet'e özel Can Yücel şiiri
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Türk, öğün, çalış, güven! demiş a,
Şimdilerde çalışan parasız, pulsuz
Çalışıyor paralıya,
Güvenen varsa, parasına güveniyor,
Üstyanı, öğün babam öğün!
Dövün babam dövün!
VEDAT TÜRKALİ RÖPORTAJI
Telefonda “Sizinle Posta Gazetesi için bir söyleşi yapmak istiyorum” dediğimde “Artık kimseye röportaj vermiyorum, benim vaktim sınırlı, zamanım yok” dedi ve kestirip attı… O da kararlı ben de! Devam ettim aramaya, sonunda galip çıktım.
Türkiye’nin 82 yıllık canlı tarihi ‘tamam’ dedi ve randevu için de doğum günümü seçti! Aldığım en güzel hediyenin boynuna atıldım… Güven ve Bir Gün Tek Başına’yı okusanız siz de atılırdınız…
Zamanı yoktu ama anlatacak çok şeyi vardı. E, olmaz mı? Ben bulduğumda ‘Bir Gün Tek Başına” adlı romanın senaryosunu tamamlamış, yeni romanı için kolları sıvamış ve de “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisindeki tecavüz sahnesine yöneltilen eleştiriler çok canını sıkmıştı…
Yeni romanınız yolda. Bu roman neyi anlatacak?
Çok sevdiğim bir konusu var ama anlatamam. İnşallah bitimine doğru eğer böyle bir şeyi konuşmak gereği duyarsam söz veriyorum sana anlatacağım. Şimdiye kadar yedi roman yazdım. 12 Eylül 1980’e kadar geldim. O yüzyılı tamamlamak istiyorum.
Yani hangi dönem olacak?
Yeni roman 1980’in 12 Eylül’ünden alıp, 31 Aralık 1999’da bitecek. Böylece içinde yaşadığım, gördüğüm, okuduğum, katıldığım dünyanın bir parçası olarak, Türkiye toplumunun roman anlatımı içinde tanıtılması bitmiş olacak. Haydi sana ilk defa adını söyleyeyim; romanın adı “Bitti, Bitmedi”. Güzel bir ad mı bilmem, ama doğru bir ad sanırım .
Yeni kuşak romanları ve yazarları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok sevdiğim yazar Saramago, Portekiz Kültür ve Sanat Bakanı’nın romanların okunmasını geliştirici önlemler almaya kalkışmasına “herkes roman okuyucusu olamaz” demişti. Belki de doğru ama bizde ona karşı güzel bir önlem var! Roman okuyucusu olamayanlar roman eleştirmeni oluyorlar. Onlara sorsanıza. Benim bu konuda çeşitli dönemlerde değinmelerim, değerlendirmelerim var. Söz gelimi eski ustalar var onları da herkes bilir. Genç kuşakları da yazık ki ben tanımıyorum ama söz gelimi Oktay Anar ve Hasan Ali Toptaş kendilerine özgü anlatı becerileriyle gerçekten dikkat çekici.
Orhan Pamuk’u nasıl buluyorsunuz?
(Gülerek) Bu soruyu artık bana sormayın dünyaya sorun. Orhan Nobelli yazar. Ödül verildiğinde sağdan soldan saldırılara uğradı. Nobel’e layık bulmayanlar oldu. Nobel kimlere verilmedi ki? Orhan o çizginin altında değil. Kısaca söyleyeyim ki Orhan Nobel’e layık, Nobel de Orhan’a layık.
Güven adlı romanınızın yankısı büyüktü. 2005’te basıldığı yıl Sedat Simavi Ödülü’ne katıldınız ama ödülü alamadı.
Kesinlikle ben katılmadım! Haberim olsa durdururdum. Kitap işlerime Barış bakıyordu. Onun o günlerdeki ortağı Barbaros’la Gendaş’ın yöneticisi Mehmet Öztoprak göndermişler. Sonradan duydum, çok canım sıkıldı. Geri almak da ters kaçacaktı, bıraktım. Sonuç açıklandı, bir de baktık ki ödüle değer roman olmadığından o yıl roman üzerine yapılmış bir çalışmaya verildi. Umurumda olmadı. Fakat sonradan öğrendik ki roman jüride yeralan Hilmi Yavuz’un eline bile geçmemiş. Gönderilmemiş. Eşim Merih bunu Jürideki Hilmi Yavuz’dan duymuş. Ben bunu epey bir zaman sonra Doğan Hızlan’a sordum Diyarbakır’da. “Ben bu işlere bakmam, sorarım, öğrenebilirsem bildiririm” filan dedi, öyle kaldı.
Peki sonra yanıt aldınız mı?
Hayır. Valla merak edenler Doğan Hızlan kardeşimize sorsunlar. Bana bir yanıt gelmedi. Kuşku duyacak değilim ya. (Gülüyor) Benim Doğan kardeşimize büyük güvenim var. Dostumdur. Belki de diyorum, araştırmayı Ergenekon savcılığına havale etmiştir! Sizde çok merak ediyorsanız jüride olanlara Cevat Çapan’a, Hilmi Yavuz’a, Doğan Hızlan’a, Semih Gümüş’e sorun. Meraktan kurtulmuş olursunuz. Benim açımdan sorun yok. Hiçbir jüriye de bu kitaba niye ödül vermedin diye sorulamaz. Benim hiçbir jüriden ödül beklediğim de yok. Zaten içerde bir sandık dolusu ödül duruyor. Bu yaz biz Borumdayken kilidi kırıp eve hırsız girmiş, o ödüllerden birini gümüş zannetmiş olmalı, alıp götürmüş. Beyaz bir metaldendi. Ödüller çalınabiliyor demek!
Eleştirmenlerle yıldızınız pek barışık değil galiba?
Benim sorunum yok. Onların benimle başı hoş değildi belki. Nedeni eskilere dayanıyor sanırım. Fethi Naci dönemine! Fethi Naci’yi severdim. “Bir Gün Tek Başına” çıktığı zaman rahmetli Fethi Naci, bayıltacak kadar çok övgü yazdı. Bu roman bir patlama dedi. Beni övgüler, yergiler öyle uzun boylu etkilemez. Herkesin sevdiği adam olmak istemem, herkesin beni sevmeye de hakkı yok. O zaman da eleştirmenler arasında bayrağı Fethi Naci taşıyor. Tarikat şeyhi gibi. Fakat yaptığı bir şey çok üzdü beni…
Ne yaptı?
Bir dergiden “en sevdiğiniz eleştiri hangisiydi?” diye sormuşlardı. Fethi Naci’nin hakkı olduğu halde ben Naci’nin adını söyleyemedim. Nedeni Bir Gün Tek Başına’da Günsel karakteri için söyledikleri. Günsel, işçi davasına adanmış bir kız. Bir gün yolda kusmalara başlıyor. Anlıyor ki gebe. Yollarda hasta gibi kusarak eve geliyor ki abisinin yoldaşları, onun da çok sevdiği işçiler eve konuk gelmişler. Nasıl sevinsin; ayakta güç duruyor “Balık yemişim, midemi bozmuşum” diyor ama bozuluyor.
Fethi Naci bu bölüm için diyor ki “Devrimci kız eve geliyor işçileri görüyor, rahatsız oluyor! Ne yapsın Vedat Türkali? Olanı yazıyor”! O kadar basite indirgiyor ki, hem de ters yanından… Devrimci kız işçilerden rahatsız olmuş. Böyle değil ki olay, bunu ben nasıl sindireydim.
İkincisi romanda karmaşık bir baba tipi var. Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, ama Doktor Hikmet’e daha ağır basan bir yanı var. Evine işçiler gelip gidiyor. Onu da kalkmış Stalinci alışkanlıklarla evi tekkeye dönmüş bir adam diye nitelemiş. Kötü vurdu beni.
Bunun üzerine siz de Fethi Naci’nin adını vermediniz ve size cephe mi alındı?
Bunlardan sonra “en iyi eleştiriyi Fethi Naci yaptı” nasıl derim? Öteki övgülere bakışım da eleştirel oldu. İlk kez bir yazar, alışılana ters bir davranışla övgülere aldırmamış, haddini aşmıştı! Toplanmış, karar almışlar; bir daha Vedat Türkali’nin hiçbir kitabına yazı yazmayacağız diye. Bunu bana Naci söyledi, “öyle bir enayilik ettin ki” dedi. Dedim ki “Naci benim hayatım enayilikle geçti, daha da geçeceğinden başka…”. Ben ne ödül bekliyorum kimseden, ne övgüler, yergiler umurumda?
‘Bir Gün Tek Başına’ adlı romanınız çoğumuzun ilk göz ağrısı. Şimdilerde filmi de çekilecek. Sizin için de ilk göz ağrısı mı bu kitap?
Beni edebiyat ile ilk o kitap tanıştırdı, denebilir. Kitaptaki Kenan’ı sevmem ama Günsel’i sorarsan herhalde öyle birini bulsam ilk ben aşık olurdum. Bu romandan hala paçamı kurtaramadım. Bir yıldır onunla uğraşıyorum. Senaryolaştırmakla… Ama yaşım biliyorsun otuzu geçti, üç otuzu. Zaman, benim için çok değerli. Ve Bir Gün Tek Başına senaryosu yaşamımın bu en kritik anında bir yılımı aldı. Yeni romanın tüm belgeleri masamda, görüyorsunuz; bu senaryo yüzünden başlayamıyorum. Demin “Yeni roman yolda” dediniz! Daha yola bile çıkamadık aslında. Bitiremezsem yolunda öleceğim. Karıncanın boyuna posuna bakmadan hac yoluna düşmesi gibi!
Filmi dört gözle bekleniyor. Siz hoşnut musunuz bu durumdan?
Şimdi herkes “romanın filmi”ni bekliyor. Bu tehlikeli bir bekleyiş. Okurlar öğrendiğinde internetten asistanımı bombardımana tutmuşlar “E, bizim hayallerimiz ne olacak?” diye sormuşlar. Dedim ki; böyle yaklaşılmaz, sinema ayrı bir dil. Bir de onu deneyeceğiz. Demek ki böyle bir tehlike var.
Nasıl bir tehlike?
O roman bugün bir anlamda kült oldu. Korsanlarını da hesaba katarsak bir milyona yakın baskı yapmış. Roman olarak güzeldir ama filmini görmek hayal kırıklığına uğratabilir. Bir filme sığmaz o iki film lazım… Ama o kadar büyük masraf gerekiyor ki tüm romanın film olması için. E, sinema para işi. Buna Türk pazarı elverişli değil. Bugünkü haliyle bile 5 – 6 milyona çıkacak bir iş. Bugün Türk sinemasında bu risk göze alınamaz.
O zaman farklı bir şey çıkacak karşımıza öyle mi?
Tabi ama romanın tadını, keyfini sinema diliyle size tattırma çabasında bir film bu. Zaten jenerikte en başta şöyle bir cümle göreceksiniz: “Bir Gün Tek Başına. Bu filmin konusu, Vedat Türkali’nin Aynı adlı rmanından alınmıştır”
Falan yerde şöyle olacak derseniz seyretmeyin bu filmi. Sinemanın ayrı kuralları var. Çevirmen haindir. Hangi dile çevirirseniz mutlaka bir şeyler kaybolur. Biz de bunu sinema diline çevirmeye çalıştık. Sinema dilinin özgün tadını duyurmaya çalıştık. Başarabilirsek yeni bir kazanımdır.
Ne zaman izleyeceğiz filmi?
Çekimler önümüzdeki aylarda başlar. Gelecek sene bu zamanlar film bitecek. Zannediyorum 2012 sonbaharında izleyebilirsiniz.
Oyuncular seçildi mi?
Daha belli değil. Çok zor aslında. Türkiye’de sinema kadro olarak dar. Hala üç-beş kişiye bağımlı kalıyorsunuz.
Sizin gönlünüzden geçen biri var mı Günsel’i şu oynasın diye?
Aslında bu filmde bu rolü almak isteyen çok kişi var. Son söz hakkını bana bıraktılar ama bilmem isabetli kullanabilir miyim? Böyle bir sorumluluğu yüklenemem. Son söz hakkı yönetmenindir.
“Fatmagül’ün Suçu Ne?” önceden filmi çekilmişti şimdi o da dizi oldu. Aralarında fark var mı?
Yapısal temel aynı gibi. Özünde benim yazdığım senaryoda, yerel bir kasabada 16 – 17 - 18 yaşlarındaki çocuklar ve onların hikayesi var. Dizi, temelde aynı da olsa çok değiştirilmiş . Bu film aslında trilojiydi. Yani üçleme. “Fatmagül’ün Suçu Ne” birinci olacaktı. İkinci bölümde kasabada siyasal atmosfer değişiyor. Çıkan siyasi ayrışmalar, kavgalar gürültüler sonunda, oradaki bir ustabaşı bunları saldırıya uğrayacaklar diye, İstanbul’a yolluyor.
Sonra üçüncü bölüm İstanbul’da geçiyor. Fatmagül’ün kocası işçi, Fatmagül de çalışıyor. Artık orada kadın çalışmaya başlayınca bilinçli bir tutumla geçmişin üzerine çıkıyor. Böyle bir şey düşündüm ben.
İlk filmde Hülya Avşar oynamıştı Fatmagül’ü…
İlk filmde ben Hülya Avşar olsun diye ısrar ettim. Çok da güzel oynadı kız. O film zamanında çok beğenildi.
Fatmagül kim? Siz onu gerçek bir öyküden mi aldınız.
Hayır. Fatmagül benim yarattığım bir sinema öyküsüdür… Fethiye’de aklıma geldi.
Bizim dönemde aşk bir tabu gibiydi sol kesim için. Sizin döneminizde de öyle miydi?
Öyle tabi. Cinselliğe bakış, bu gün benim delikanlılık çağımdaki bakış açısıyla aynı değil. Bu gün benim torunlarım, çocuklarım çok farklı bakıyorlar. Gayet de doğal, ben onlara zıt düşmemeye çalışıyorum. Hayatın ne getirdiğinin farkındayım.
Buna değişimin neden olduğunun da bilincindeyim. Ama bu soldaki herkes tarafından aynı biçimde algılanmıyor. Çeşitli nedenleri var bunun. Ben özellikle cinsellik konusunda insanları çok boş buluyorum. İnsanları asıl çözümlere engel olacak bir saplantıya, takıntıya iteliyor. Bu gün sistem bu. Çağımız ‘birey’ diyor. Brecht, “İskender dünyayı fethetti. Peki, bu adam bunu yalnız mı yaptı? Bunun bir aşçısı da mı yoktu?” der. Tarihin her çağında bir anlamda birey var. Fakat kapitalizm bencil birey tipinin dayatmasını yapıyor. Sömürü, soygun düzeninde gemini yürütmeye bak, gerisine boşver diyor. Bu felsefe özellikle Teacher -Reagan döneminde dünyaya pompalandı. Dünyanın hali ortada bugün. İnsanlar sömürüsüz bir dünyayı kurdukları zaman toplumda katılımcı, paylaşımcı, bilinçli gerçek bireyler olarak varolabilecekler.
Aşk insanı bireyselleştiriyor mu?
Aşk bir anlamda özünde bireysel bir olay ama kökleri toplumun yapısında saklı. Çeşitli çağlara göre biçim ve öz değiştiriyor. Bugün çocuklarla masa başında seyredilen televizyonlarda çok şey açık açık konuşulabiliyor, gösterilebiliyor. Buna karşın söz gelimi bir Fatmagül dizisi çeşitli yerlerden çeşitli biçimde çelişkili tepkiler aldı. Aslında o özünde feminist bir film. Fakat biliyor musunuz feminist bir avukat hanım, bildiri okumuş yasaklansın diye. Bu kızımızın feministliğine de hayran oldum, hukukçuluğuna da. Saldırıya uğrayan Beren Saat’in şişme bebekleri yapılmış. Avukat hanım bunu dizinin yasaklanması için gerekçe gösteriyormuş. Bu değerli hukukçuya şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir güzel kadının şişme bebeğini yapıp kazanç sağlanması, bireylere kazançtan başka her şeye gözlerini kör etmeye çalışan bu toplum yapısının ürünüdür, dizinin değil. Avukat hanım dava açacaksa bu şişme bebeği satışa sunanlara açsın. Beren Saat bir röportajında bu hanıma çok güzel yanıt vermiş, onu bir okusun.
Bir milletvekili de “Bu tür diziler sapıklığı teşvik ediyor. Senaristlerin ruh sağlığından şüpheliyim” dedi?
Hani, bir “tesettür” kavgasıdır gidiyor. Asıl, akla karayı ayıramayan “beyni tesettürlü”lerden korkmamız gerek. Halide İncekara adında bir bayan millevekilimiz de bu biçim senaryoları yazanlara ruh hastası tanısı koymuş. Bu çok zeki bayanın resmi de vardı gazetede; kellesi türbansız, gövdesi tesettürsüz. Biliyor musunuz; yıllar yılı neler çekti bu kafadaki yaratıklardan sinemamız? Ne diyeyim? Pek muhterem milletvekili hanımefendi cinsel saldırı konusunda hiç kaygılanmasın, ona kuduz bir erkek itin bile saldıracağını pek sanmam. Bugünkü erkek egemen toplumumuzda, ezilen, aşağılanan, rezilce katledilen kadınlarımız için, hele hukukçu bir feministin yapacağı iş, egemen güçlere sırtını dayamış üç itin yarattığı çirkinliği yansıtan bir filmi yasaklatmaya kalkışmak olmamalıdır. Ama bu ülkede olur. Her konuda ahkam kesmeye düşkün bir köşe yazarı da dizideki saldırı sahnesinden “kıytırık bir saldırı” diye söz etmiş. Filmi taşlıyor aklınca! Kızgınlıkla ölçüyü kaçırıp “Kıytırık bir köşe yazarı” denebilir belki! Çekim nasıl olursa olsun; hiçbir cinsel saldırı olayına “kıytırık” denmez.
Cinsellik konusunda son bir soru.
Bu işi kaptalım artık. Bakın benim 74 yıllık sevgilim kalçasını kırdı yatıyor içerde. Şimdilerde kimse kimseye “Allah bir yastıkta kocatsın” diye beddua etmiyor. Bana herhalde o bedduayı etmişler, (gülerek) edenlerin de ağzına sağlık. Yaşamımız boyu ne yollardan geçtik onunla. İki komünist yoldaş olarak yürüdük. Gerçek mutluluk, bu oldu benim için.
27 Kasım 2010 Cumartesi
METİN AKPINAR RÖPORTAJI TAM METNİ
Bir kuşak Metin Akpınar – Zeki Alasya ikilisiyle büyüdü, bir kuşak ayrı ayrı tanıdı onları… Ben ilk gruptanım. Sahnede ya da ekranda gördüğünüz Metin Akpınar’la gündelik hayatta karşılaşırsanız dikkati elden bırakmamanızı öneririm. Eşine ender rastlanır bir hafızası var. Gece başlarken söylediğiniz her sözü, günün ilk ışıklarıyla birlikte önünüze servis edilmiş olarak bulabilirsiniz.
Bir saat süren söyleşinin ardından oturduğumuz masadan günün ilk ışıklarına merhaba diyerek ayrıldık. Saatler süren, tadına doyulmaz bir sohbet yarım kalmış gibiydi kalktığımızda. Aslında okuyacaklarınız, okuyabileceklerinizin küçük bir özeti gibi… Daha neler neler var bir bilseniz!
Metin Akpınar deyince pek çoğumuzun aklına önce Zeki Alasya sonra da Devekuşu Kabare geliyor. Üstelik hala tadı damağımızda. Günümüzde pek tat bırakan oyunlar sahnelenmiyor. Böylesi tatlar neden yok artık?
Sevgili Göksel, biz bu anlattığın güzellikleri başardığımız dönemde Türkiye’de nüfusun yüzde 30’u kentlerde, yüzde 70’i de kırsalda yaşıyordu. Kentte yaşayan bu nüfus, ayda 2 kitap, dört gazete okuyordu, operaya tiyatroya gidiyordu. 70’li yıllar kargaşalı olsa da 2 bin 500 kişi her akşam, sanat tüketicisi olarak sokağa çıkıyordu. Ve de kabare tiyatroları çok tempolu, çok rafine, bir başkaldırı, bir alay tiyatrosu olduğu için de çıtayı biraz yukarı koyuyorduk. Şimdi ki durum tam tersi, yani nüfusun yüzde 50’si 12 kentte yaşıyor. Müthiş bir göç. Göçü kınamak istemiyorum. Ama gelirken ne yapıyor? Kendi örfünü buraya taşıyor, bulduğuyla da çabuk özdeşleşemiyor, anlaşamıyor. Bir kent kültürü oluşması yerine, yoz bir kültür oluşuyor. Bu yoz kültürün yaşayan popülasyonu sanat tüketiminde rafine bir şey istemiyor. Bu bence en büyük sorun.
Artık kabare izleyemeyecek miyiz demek oluyor bu? Canlandırılamaz mı yeniden!
Bizim artık sürekli bir kabare tiyatrosu yapma olasılığımız çok az. Ben 70 yaşımdayım, 147 kiloyum. Zeki aşağı yukarı 80 – 90 kilo ve 68 yaşında. Perran (Perran Kutman), Ayşen Gruda yani bizim elemanlarımız, bizimle çalışan arkadaşlarımızın durumları ve yaşları malum. Yani yeniden bir kabare tiyatrosu özlüyorsanız bizimle yapmak, huzur evinde müsamere gibi olur. Bence görev yapılmıştır, ‘yeter’dir. Türkiye’nin bir kabare tiyatrosuna gereksinimi var mı? Tabi var. Ama kimler yapacak? Önce sanat tüketicisi talep edecek, gençler de yapacaklar.
Peki, siz kabare tiyatrosunun üstüne çıkabildiniz mi sonraki çalışmalarınızla?
Şimdi burada müthiş bir yanılgı var, sana bu suali sorduran da o yanılgı. Sinema başka bir dal, tiyatro başka bir dal. Biz ilk televizyona çıktığımızda da “aaa kabare gibi değil” diyorlardı. Tabi değil. Aynı olması olası değil. Şimdi tiyatronun en öz tarifi “insanı, insana, insanla ve insanca anlatma” dır. İnsancayı Turgut Özakman eklemiştir, müthiş katkıdır, yürekten katılıyorum. Oradaki insan malzemesi etiyle kanıyla teriyle bulutuyla orada vardır ve yaşar. O adeta canlı bir yaratık gibidir. Şimdi bunu beyaz cama yazdığınız zaman olmaz. O tadı televizyonda aramak yanlış. Ama televizyon kabaresi yapılamaz mı? Yapılabilir. Tabi televizyonun yayın politikaları ve onları denetleyen kurumun vereceği ruhsat da çok önemli.
Yalnız beyaz cam değil, denetimler ve yayın politikaları da etkiliyor oyunun tadını yani?
E, çünkü sanat özgür olmak durumunda. Sanat özgür olmazsa sanat olmaz. Demokratik rejimlerde özgürlüğün ne kadar sınırlanacağı konusunda anlaşma vardır. “Biz bu özgürlüğü ne kadar sınırlayalım?”, “Popülasyon iyi gidiyor, ne kadar açalım?”, “Çok açtık fazla oldu biraz toplayalım”ın kararını verecek, akıllı ve doğru kurumların olması lazım. Böyle olursa olur. Bu nedenle televizyonda kabare yapmak biraz zor. Kabarenin yapılacağı yer yine kabare tiyatrolarıdır diye düşünüyorum. Ama bu iş bizden geçti. Gençler bize gelirse yardım ederiz, arşivimizi açarız, depomuzu açarız, kostümümüzü açarız, bilgimizi naklederiz. Bütün bunları zaten yapıyoruz. Zeki, mesela TÜRVAK’ta sinema oyunculuğu dersleri veriyor. Hepimiz zaman zaman konservatuarlara derslere gidiyoruz.
“Herkes anlamsızca bunu soruyor” dediniz ama yeri gelmişken Zeki Alasya ile aranızdaki ilişkiyi ben de sormak zorundayım. Çünkü merak ediliyor…
Nasıl merak ediliyor yahu? Bu olay çıktığından beri on beş sene oldu. Yani böyle bir şey merak edilemez ki bin defa izah edildi. Artık bunlar kavgalı dedikten sonra çok projemiz oldu beraber. Ama bunu konuşmak istemiyorum, biraz daha merak etsinler. Bu aptallıktan da vazgeçsinler.
Devekuşu Kabare 1992’de bitti diyorsunuz, biz geldik 2010’lara, ekranda hala yine sizler varsınız. Metin Akpınar var, Perran Kutman var, Zeki Alasya var…
Yarama parmak basıyorsun, tuz basıyorsun. Sadece askeri ya da siyasal baskı değil kültürel anlamda da çok ciddi bir baskı var. Yani artık toplum ve kamu yararına bir şey yapmak adeta olası değil. İnsandan ödleri patlıyor.
Bir Spartaküs, kaç sene evvel oynadı. Finalini unutabilir miyiz? Çarmıha gerilmişti hepsi, komutan geçiyordu, “hanginiz Spartaküs?” dedi, tam Spartaküs cevap verecekti, hepsi “I’m Spartacus” diye kalktı. Bence film orada başladı. Bu gün insan yerine yaratıklar geliyor. Robokop var mesela. Örümcek Adam var. Mickey Mouse var. Bir fare her şeyi yapıyor. Her şeyi yapan, yoksula yardım eden, dağdakine yetişen bir fare. Böyle bir aptallık olur mu kurban olayım? İnsan varken? Olmaz. İnsan olmayınca da ürün verilemiyor bu noktada.
Yeni kuşakların önünde de mi engel var?
E, engel var tabi. Çocuklar da ne yapacağını bilemiyor. Bak bugün 81 ilimiz var, zannediyorum dokuz ya da 10 ilde Devlet Tiyatrosu var. Hadi çevre illere de gidiyorlar diyelim, 40-45 tiyatro yapar. Bugün sineması olmayan il var biliyor musun? Matematiksel olarak bu ülkede tiyatro yok. En üzücü şeyi şimdi söyleyeyim bunu manşet at bir yere koy; ben bunu otuz senedir söylüyorum.
Özlemini çektiğiniz yerde misiniz?
Hayır. Ama şöyle bir yerdeyim, bunu sevinerek söylüyorum ben 1957’de İstanbul Yeşil Sahne’de tiyatroya başladım. 92’de aktif tiyatro yaşamım bitti. Ve bugün 2010 hala devam ediyorum. Yani bir ömür aşağı yukarı. Emek verdim, bunun karşılığını aldım. Nasıl aldım? Maddi manevi aldım. Benim babamdan 500 mark kaldı, onu da ispat-ı vücut etmem gerektiği için bankaya verdim, o da devlete kaldı. Beni maddi manevi ihya eden, belli bir yere getiren Türkiye’deki sanat tüketicisidir. Çünkü tiyatro evrensel değildir, dile bağlı olduğu için ulusaldır. Açılamadık dışarı. Sinemada da bizim pazarlamacımız olmadığı için onu da yapamadık. Biz bu ülkede kaldık. Bundan kıvanç duyuyorum. Evimde ödülleri koyacak yerim yok. Denize de atamıyorum Kenan Evren gibi. Ama aldığım en büyük ödül bence, sanat tüketicisinin sevgisi. Gözündeki ışık. Bu ilgi benim en büyük ödülüm ve bu ödülü almaya devam ediyorum. Onun için, sualin cevabı şu: “olmak istediğim yerdeyim”.
Yapmayı arzuladığınız halde hayata geçiremediğiniz bir şey var mı?
Artık dumura uğrayan geleneksel Türk tiyatrosuyla, özellikle Karagöz ile ilgili bilgilerimi aktarmak isterdim. Mesela Karagöz- Hacivat Ramazan’da canlı olarak sahneye çıkarılıyor, tüylerim diken diken oluyor, çok üzülüyorum. O bir gölge oyunudur. Onu kendi içinde geliştirmek lazım. Travesti girsin, bir aczimendi girsin, bağnazları girsin. Bunlar Hacivat-Karagöz’ün tipleri olsunlar. Bir seks yıldızı girsin ne bileyim devlet başkanlarının karılarından birine benzeyen biri girsin. Değil mi yani malzeme çok?
Neden yapmıyorsunuz o zaman?
Ben bunları Kültür Bakanlığı’na, Devlet Tiyatrosu yöneticilerine önerdim. Birisi gelir, ilgilenir değil mi? Ben sana şunu söyleyeyim, Devekuşu Kabare Tiyatrosu’na gelen kültür bakanların sayısı beşi geçmez. Yanılıyorsam da yediyi geçmez. Otuz değildir. Daha ne söyleyeyim ki?
Papatyam dizisinde oynuyorsunuz. Kime sorduysam herkes sizi seyrediyor ama konusunu bilen yok! Metin Akpınar’ı izleyip katıla katıla gülüyorlar...
Şimdi bak çok güzel bir şey söyledin. Ben ustalarımdan da bunu öğrendim. Türk sanat tüketicisi, en kolay aşina olduğu tipi görünce özdeşleşiyor. O tipleri yakalayınca, bakkalı, lehçeyi, şiveyi, yöreyi yakalayınca çok çabuk özdeşleşir. Buna aşina olduğu tınıyı da ilave edebiliriz. Sesi duyunca, o sesi duyunca yakalar. Ben de ustalarımdan öğrendiğim şekilde, oyunlarımda hep bunu yapmaya çalıştım. Yani benim kendi potamda eritip de çıkardığım rol, yaşayan bir insandır. Robokop değildir, örümcek adam değildir. Uçmaz, terler, öksürür, yellenir, tükürür, insandır. Bunları yaptığım için seyircim benimle özdeşleşiyor.
Ha, bu ideal bir dizi midir? Hayır. Herkes bir şeyler yaparken biz de böyle bir yol bulduk.
Bizim vatandaşımız siyasetçisini de mi böyle seçiyor?
Doğru bir tanımlama, bire bir böyle denemez ama ondan olanı tercih ediyor. O bizim bir anlamda şansımız, bir anlamda şanssızlığımızdır. Mesela Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit. Bizim önümüzde üç tane örnek var. Süleyman Demirel Isparta’da yetişmiş. İslamköy’de. Isparta’nın ışıklarına bakarak, bir başka dünya düşlemiş. Ve o çamurda bir zambak olarak yetişmiş. Bir Bülent Ecevit düşünününüz. Anne resim yapıyor. Evde rafine bir hava. Bu iki adamı alıyorsunuz, adeta “bahr-i gam”a düştüm cupbadak diye, gam denizinin içine koyuyorsunuz. Bunlardan biri geliştirdiği manyetik alanıyla fevkalade başarılı oluyor, ötekinin tikleri artıyor, ülser oluyor.
Bu ikisinden geriye kalan boşluğu da hala asansörle kurultaya çıkan (Necmettin Erbakan), el sallayarak “biz uçan kuşuz, canlı kuşuz” diyen bir adam doldurdu. Onun da istismar edeceği alan din olduğu için oradan gitti. Şimdi bunlara baktığımız zaman Türk seçmeninin neye yapıştığını görüyorsunuz. Kendinden sandığını, o terminolojiyi, jargonu kullananı benimsiyor ve yakalıyor.
Tayyip Erdoğan da böyle mi?
Tayyip Erdoğan böyle biri, yani Tayyip Erdoğan, özgürlük anlayışını, demokrasi anlayışını, devlet yönetim şeklini v.s. tartışma dışında bırakarak söylüyorum, bir lider. Geldiği yere bakarsanız da gerçekten tırmanmış. Tırnaklarıyla tırmandı mı? Evet. Böyle bakmak lazım.
Siz kendinizi olabildiğince demokrat ama aynı zamanda sosyalist olarak tanımlıyorsunuz…
Gayet tabi, başka türlü zaten olmaz ki. Başka türlü olmaz. yani bugün dünyada 1,5 milyar insan açsa, 1 dolar ile yaşıyorsa, e bunun bir üstüde 20 dolar ile yaşamıyor, yani 500 daha koy, 2 milyar insan aç! Ne olacaksınız siz, bunun karşısında? Tabi sosyalist. AKP bağırıyor, cumhur cumhur diye. Cumhur halk değil mi? Peki cumhur gayr-i iradi olarak, patolojik bir yaklaşımla, 13 yaşındaki kızlarını öldürme kararı alsa? Bunun parlamenter sistemde 450 tane de sandalyesi olsa. Aslanlar gibi de yasa çıksa. Cumhurbaşkanı da onaylasa, anayasa mahkemesinde de dava açılsa, anayasa mahkemesi de yeni ya da benzeri başka kadrolarla bunu kabul etse, uygulayacak mıyız? Millet iradesi nedir? Yani demek ki cumhurun her istediği her söylediği yapılamaz. Cumhurun kendi kendini yönetmesini sağlayan iradeler lazım. Nedir o? Demokrasi. Yani yönetimin hatta parlementonun kontrol edilmesi lazım.
Ben şimdi sizi dinlerken ne noktaya geldim biliyor musunuz? Bir sonraki adımınız sanıyorum başbakanlık olacak. Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz?
Hayır, kesinlikle hayır. 72 yaşındayım ben, bunu gençlerin yapması lazım.
Bu anlamda kapınızı çalacak olsalar?
Belde belediye başkanı olurum.
Özel hayatınız sır gibi. Mesela eşinizi cam fanusta mı saklıyorsunuz? Niye hiç kimse görmez sizin eşinizi?
Medyadan olabildiğince yuvamı sakınmaya çalışıyorum. Evimi sakınmaya çalışıyorum, sakındım da, onlar da saygı gösterdiler. Ama ortalıkta görünmüyor diye bir şey yok. Mesela eskiden cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarında görülürdü. Şimdi çağırmıyorlar bizi. İstanbul valiliğinin yaptığı resepsiyonlarda görülür. Birinci Ordu’nun yaptığı resepsiyonlarda görülürdü. Her yere beraber giderim eşimle, gençliğimde, delikanlılığımda gece kulübüne, pavyona bile götürdüm. Zaten iddiam öyleydi. Biz beraber büyüyeceğiz, beraber öğreneceğiz her şeyi. Ama bunun bir ördekken kuğu olmak olduğunu sonradan anladım. Yani biz kendimizi kuğu zannediyorduk, her şeyi başarabilirmişiz gibi… Meğer başarılmıyormuş. Türkiye’de bunlar olmuyormuş. Ama 50 sene beraber yaşayınca insanlar birbirlerini bağışlamayı da biliyor. Evcilik oyununu benim gibi bir oyuncu da oynayamazsa kimse oynayamaz. Evcilik oyununu iyi oynadığımız kanaatindeyim. Belki 21 senesi de fevkalade iyi gitmiştir.
50 yıllık evliliğiniz var, 21 yıldan sonra ne oldu?
Ondan sonra komplikasyonları mutlaka olmuştur. Birçoğu doğaldır. Yani kimyadır. İnsanın kimyası değişir. Aşkta da değişir. Yaşta da değişir. Ülkem için anlattığım her şey aile için de geçerlidir. Ben-sen değil, biz paradigması olursa evlilik yürür. Demokrasi, sevgi olursa evlilik yürür. Aşk biter. Karşılıklı dayanışmadır bu. İdeal evlilik yoktur, çünkü evlilik insanın özüne aykırıdır. Özde böyle bir şey yok, genetik şifrede böyle bir şey yok. Anne-baba da yok. İnsanların beraber olup üremeleri için belediyenin imza atması gerekmiyor. İmam nikahı da gerekmiyor. Devrim nikahı da gerekmiyor, kaptanın nikahı da gerekmiyor. Kiliseninki de gerekmiyor. İnsanlar birbirlerini seçiyorlar ve yürüyorlar. Potansiyellerinde bu var. Kadın da monogamdır. Erkeklerde bunu köpekle tavukla yapmıyor, başka monogamlarla yapıyorlar. Artık bu gerçekleri bilip yüz yüze haykırmak değil de bilincinde olup da götürmekte yarar vardır.
8 Kasım 2010 Pazartesi
MERAL OKAY RÖPORTAJININ TAM METNİ
MERAL OKAY
"Tutkulu kadın"
Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik.
O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın…
Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya…
Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani ilk görüşte aşk yaşayan bir çift değildik. Önce arkadaştık, sonra flört etmeye başladık. Ve sonra birbirimize aşık olduk.
Demlene demlene gelişti…
Evet, öyle bir süreç o. O sürecin içerisinde de tabi bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Yani kısa zamana sıkıştırılmış bir şok değil. Ortak geçmiş var, ortak arkadaşlar var, ortak bir dil, ortak bir geleceğe dair inanç var. Bir gelecek umudu var, kendinle ilgili, ülkenle ilgili, Dünya’ya, hayata bakışınla ilgili, ortak bir geçmişten geliyorsun. Bir ortak tarihi paylaşmışsın beraber. Sonra özel anlara evrildi o süreç.
Nasıl evrildi?
Hiç farkında değilim onun. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Hani vardır ya, kışlıkları kaldırırsın yazlıkları çıkarırsın. Bir baktım ki dolapta benden fazla eşyası var. Bir kazak, bir gömlek, bir bilmem ne derken, küçük küçük sızmış meğer o evin içine. Kendisine de söyledim “a, sen bu eve sızmışsın!” diye (Gülüşmeler). O hınzır ve haylaz gülümsemesiyle, yakalanmış bir edayla “Öyle oldu. Biraz geç uyandın ama iyi oldu.” dedi… Yani çok kendiliğinden bir şey, yakınlık, dostluk sonrası sevgililik.
Öyle olmadığı belli ama yine de soracağım, klasik bir evlilik miydi sizinki?
Klasik bildiğimiz tanımda bir aile, ev hayatımız yoktu bizim. Yani, onun mesleği, benim işim gücüm gereği, klasik tanımda dip dibe yaşayan bir çift olmadığımız için herkesin kendine ait özgürlük alanları, kendine ayıracağı zamanları vardı. Türkbükü’nde, daralınca kaçıp gidebilecek küçük bir köy evimiz vardı. Yani sıkışan kitaplarını, müziklerini alıp oraya bir hava değişimine giderdi. Dolayısıyla birbirimizden sıkılacak vaktimiz olmuyordu. Hep bir işin gücün içerisinde, hep bir şeye koşarken, hep bir şeye yetişirken… Onun meğer hep acelesi varmış. O hep bir şeye yetişirdi çünkü, hep koşardı. Ben de onunla birlikte koşuyordum… Aynı zamanda işim gereği tabi… Hem yapımcılık yapıyordum hem reklam sektöründe çalışıyordum o dönemde, aynı anda üç iş filan yaptığım oluyordu… O harala gürelenin içerisinde, gençliğin de getirdiği enerjiyle yorulmak bilmeden, çalışıp, sabahlara kadar yeri gelip gezip, iki saatlik uykuyla işe giderdim. Tabi o gençlik ve enerjiyle bütün bunlar tolere ediliyor. Bu gün yap desen, iki gün yapsam dördüncü gün hastanede serumla bulursun beni. Gençliğin, aşkın, birlikte bir şey yaşamanın ve üretmenin, geleceğe dair hayaller kurmanın enerjisiyle gidiyordu.
“Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir…” diyorsunuz beraberliğinizi tarif ederken?
Bir başkası için kendinden vazgeçme hali.
Vazgeçtiniz mi siz kendinizden?
E başka türlü aşk olmaz ki. Yani kendi önceliklerini geriye atıp, yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, onun öncelikleri için metanet göstermek, onun öncelikleri için onun yanında olduğunu göstermek, ona güç vermek, ona inanmak, inandığını hissettirebilmek. Bu anlamda. Yoksa tabi ki hepimizin egoları var. Nereye kadar bunu parçalayabiliyoruz ki? Ama o egodan ne kadar kendini uzak tutarsan, orası gerçek aşkın, tırmandığı yerler.
Yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı sizde?
Sonsuz bir boşluk, göktaşı gibi, göktaşı düşmüş gibi… Meteor diyelim hatta!
En çok neyi özlüyorsunuz?
En çok anlatmayı özlüyorum. Hani bir şey seyredersin ve heyecanlanırsın, paylaşmak istersin ya! Dönüp bazen anlatmadığında bile, göz göze geldiğinde anlar o. Aynı sahneden etkilenmişsindir, aynı filmin karesinden, yoldaki çocuğa bakıp heyecan duymuşsundur… En çok onu arıyorum. Hani heyecanlandığında, bir şey seyretmekten çok mutlu olduğunda kafanı şöyle yan çevirip, “gördün mü bak, ne şahane” deme duygusu var ya… O eksik.
Paylaşma duygusu eksik… Hüzün anlamında söylemiyorum “ah başımda olsaydı da, ilacımı verseydi, çorbamı içirseydi…“ o anlamda değil. Aksine hayatın lezzetli taraflarından keşke birlikte tadabilseydik. Keşke o batan güneşi, o da görseydi diyorsun, keşke o denizden çıkan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğunun poposunu mıncıklarken o da yanımda olsaydı diyorsun.
Çok zor, biliyorum ama yine de umarım aynı duyguları yaşayabileceğiniz biri çıkar tekrar karşınıza.
Çok zor, aynısını aramayacaksın, o bir kere ve ona özgü, ona dair bir şey. Başka bir şey olursa başkasına dair bir şeydir o. Aynısını aramak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Ama tabi ki baktığın ve birlikte olmaya niyet ettiğin şeyde o boşluğu görüyorsun. Öbür tarafta bir on yıllık ilişki ve onun evvelinde dört yıllık bir tanışıklık. Yani birbirimizden sıkılmaya, birbirimizden vazgeçmeye vaktimiz olmadan hızlı biten bir şey bu. Kendi sürecinde bitmemiş bir şey olduğu için, o bitmemeyi sürdürüyor.
Geldi geldi, zirvedeyken yarım kaldı…
Yarım kaldı… Yani ne dibini görmüş bir ilişki, ne tüketilmiş ve bitmiş! Tam yani işte “touch and go”. Ve tabi en önemlisi ilham perisi gibidir Yaman bende.
Hala mı?
Hala… Mesela bazen çok zor bir sahne yazarken Yaman’ı düşünürüm. Şimdi ona bunu okuyor olsam diye düşünür ve içimden de okurum. Gözümün önüne gelir onun tepkisi.
Yönlendirir mi o tepki sizi?
Evet. Bir kere daha onun temiz kabinden geçmesini isterim.
Biz sizi geç mi tanıdık biraz? İlk karşılaşmamız İkinci Bahar’la oldu. Elinizde bıçak ‘Kasap Melahat’ olarak çıktınız izleyici karşısına. Kasap Melahat olmaya nasıl karar verdiniz?
Ben vermedim, verdiler. Ama yıllarca zaten kamera arkasındaydım. Kameranın önüne atılınca herkes bu o muymuş dedi. Sektör beni oradan zaten tanıyordu. Hiç de merakım olmadı, kamera önüne geçmek gibi bir arzum olmadı Yoksa kırk yaşında yapacağıma otuz yaşımda da geçerdim kameranın önüne.
Kolayca kabul ettiniz mi?
Yani, ben direndim, Yavuz Turgul, Mustafa Uğurlu ve Şener Şen “sen bunu yapacaksın, yaparsın.” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Ben oldu mu, olmadı mı şüpheleri içindeyken, “oldu oldu, şahane oldu, haydi yürü” deyip sürdüler kameranın önüne. Esas olarak Yavuz Turgul’dur süren. Yavuz “bunu yaparsın, sen bunu oynarsın.” dedi. Ben de ne alakası var ben oyuncu muyum derken, onlar çok memnun kaldılar. Sonra da devam etti ama çok uzun süreli sürdürmedim. Şimdi ise tat aldığım bir iş olarak ucundan kenarından tutmak hoşuma gidiyor. Fakat tutkuyla bağlı olduğum bir iş değil.
Tutkuyla bağlı olduğunuz iş ne?
Yazmak…Yazmak ve yazdırmak… Ben editörlüğü de çok severim çünkü… Televizyon bir ömür boyu sürecek bir iş değil. Zaten buna katlanmak insanın ömrüne aykırı. Sağlığa aykırı. Bu şartlar ve bu adrenaline, sağlığım da çok fazla müsaade etmiyor. İleride yapacağım iş, sadece yazmak. Yazmasam da editörlük. Çünkü okumayı seviyorum, üretim sürecine dahil olmayı seviyorum. Ekipler kurmak, o ekiplerle çalışmak, birlikte üretmek. Bu tabi yoğun ve aynı zamanda disiplin gerektiren bir şey. Şu aralar hayatımı o anlamda daralttım. Daha yazıya yönelik çalışma derdindeyim. Sadece senaryo yazıyorum. Hayalim de o zaten.
“Hayatı yazan kadın” diye tanımlıyorlar sizi. Hayatı yazmak için şüphesiz çok iyi tanıyor olmak gerekli. Siz hangi kaygılarla yazıyorsunuz?
O belli olmuyor ki. Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. O ilk kalbine düştüğü ham halidir aslında. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir, bir sürü görüntünün içinden bir şey kalır aklında. Ve onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. O, sonra biçim değiştirir, kendi yolculuğuna çıkar. Beni sevindiren, beni üzen ya da bana dokunan, beni yakan şeyi yazmayı seviyorum. Ha, dramatik şeyler kadar gırgır yazmayı da severim. Bazen insan o hüzünden sıkılır, hop diye başka bir ruh haline geçer ya! Yazı bütün bunlara cevaz veren bir alan. Hem tek başınasın hem çok kalabalıksın aslında. Bütün o karakterler, kimlikler, cümleler, resimler, anlar uçuşuyor. Ve o metnin içerisinde kayboluyorsun. Ben onun içinde hesapsız bir şekilde kaybolmayı seviyorum. Ama tabi ortaya çıkanı bir tekniğe oturtuyorsun. Dizi anlamında söylüyorum. Elbette bir matematiği var senaryo yazmanın.
Karakterlerinizi yaratıp, sonra da onların dünyasında elinizi kolunuzu sallayarak dolaşıyor musunuz?
Evet, ama ben o karakterlerle çok uzun yaşarım. Bazen altı ay, bazen iki yıl. Elimden tutarlar, onlarla gider gelirim. Yazım aşamasında yolda onunla yürürüm, seyahate onunla çıkarım, bazı karakterler hep benim yanımdadır. Sonra onlar kendi yolunu buluyor zaten. Bir süre sonra karakter kendini yazdırmaya başlar. Bazen o karakterin ilgisine, şefkatine bazen onun yergisine ihtiyaç duyarsın. Yani karakterin de seni sarsmasını istersin. Sen bir yere doğru uçarken “Hop! Akıllı ol!” diyebilir sana karakter. İşte onlara kulağını kabartmak, onlara açık olmak gerekir. Bir de kendimi çok hızlı aptal ilan ederim ben.
Karakter karşısında mı?
Her şey karşısında. Yani sürprizlere çok açık tutarım kendimi. Mesela yazan insanlarda kendilerine göre bir ego gelişir. Yaratmak hikâyesi yarı tanrısal bir şeymiş gibi gelir, onu ben yarattım ben öldüreceğim gibi. Yani öyle hallenir yazar. Hemen çok sıkılırım ben ve hemen o hayranlıktan uzaklaşıp aksine tuzaklar kurarım kendime. Yarattığım karakter oralardan atlıyorsa doğru yoldayımdır. Değilsem hemen vazgeçebilirim, kendime “Evet Meral çok geri zekalısın, bu böyle mi düşünülür?” derim.
Ekiple mi çalışırsınız?
Hayır. Senaryoyu mümkün olduğu kadar tek başıma yazarım. O ilk karakterlerin dilini, tavırlarını oturtana kadar kendim yazmak istiyorum. Ama oturduktan sonra tabi ki yanına -şahane gencecik insanlar var- yardımcı alabilirsin.
Şu aralar “Muhteşem Yüzyıl”ın hazırlıkları var. Yeni bir proje. Çalışmalar ne aşamada?
Bir ay sonra, inşallah dekorlar bitince çekimlerine başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de başlıyor hikâye, Yavuz Sultan Selim’in ölüp, beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor. Kanuni tahta çıkarken, paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini de görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü imparator olarak.
Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?
İki yıl sürdü, hala da devam ediyor. Çünkü oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorum ve dersimi çalışıp tarih danışmanlarımın karşısına geçiyorum. Onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor beni dövüyorlar “o öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum sonra gelip bir daha çalışıyorum.
O dönemin bilinmeyen yüzünü de izleyecek miyiz?Harem gibi bir alan var ve bilinmiyor. Çünkü tarihi erkekler yazıyor, erkeklerin hareme girmesi yasak. Sadece oryantalistlerin bir harem tahayyülü var. Tablolarından da göreceğiniz gibi. Ama gerçek tarih okumaya başladığınızda, harem bambaşka bir okul. Büyük bir disiplin, büyük bir gerilim, hiyerarşi ve iktidar alanı. Yani sadece güzel havuzlarda yıkanan, tüller içerisinde cariyeler yok orada. Ve ölüm korkusu var. Çünkü hayatın birilerinin iki dudağının arasında. Ona bağlı. Tabi güçlü ve dramatik bir dönem. Muhteşem Süleyman işte, Kanuni Sultan Süleyman. Dünyayı yöneten en büyük dört adamdan biri. Okudukça müthiş hayran kaldım. Uçsuz bucaksız bir şey.
Nerede yayınlanacak?
Show TV’de. Çekimlere en geç bir ay sonra başlıyoruz. Şu an bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Saray’ın içini kuruyoruz. İki plato kapatıldı, harem, oradaki Valide Sultan Dairesi, haremdeki gözdelerin daireleri, has oda, padişah odaları, arz odası sarayda ne varsa kuruluyor. Çarşıları, medreseleri filan inşa ediyoruz. Avluları, dış mekanları Topkapı Sarayı’nda çekeceğiz. Belirli günlerde izinlerimiz var. Büyük hazırlık!
Çok büyük bir prodüksiyon. Kim oynayacak Kanuni’yi?
Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu ve sonradan damadı ve vezir-i azam olacak olan İbrahim’i, Okan Yalabık oynuyor. Hürrem’i şu gün itibariyle hala netleştirmiş değiliz. Görüşmeler sürüyor. Yurt dışından da aramaya devam ediyoruz. Devlet tiyatrolarından yani tiyatro camiasından çok değerli oyuncular var. Kalabalık kadrolu bir iş. Yağmur ve Durul Taylan çekiyor, müziklerini Aytekin Ataş ve Fahir Atakoğlu yapıyor.
Ne zaman yayınlanacak?
Dekor ve çekimler yetişirse Aralık ayında.
Peki, bu kadar yoğun tempo içinde, Meral Okay kendisine ait bir zaman yaratabiliyor mu?
Bütün bu yaptıklarım işler aslında benim kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin bir parçası hem de çok tat alarak yaptığım bir iş. Ben tatile gitsem de zaten yine kitaplarımla, müziğimle gidiyorum. Gene bu kafayı götürüyorum oraya. Gene o kahramanlar benim o bavulumun içinde hayatımın içinde geliyor. Bende öyle “çok çalışıyorum ah çok yoruldum” duygusu yok. Dolayısıyla ben tatile de gitsem onlar benimle. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.
Hiç ‘Yeter! beynimi boşaltayım’ demiyor musunuz?
Oluyor ama beyin boşalmıyor. Ne yapacağım şimdi? Ay niye boşalmıyor diye bir de onun mu gerilimini yaşayayım? Gitmiyor, o orada duruyor. Sinsi. Uykuya yatıyor tekrar kafasını kaldırıyor yine.
Bir arkadaşım sizinle iki kere karşılaşmış ikisinde de öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz...
Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi canım dese, ‘canın çıksın’ diyecek kafada çıkıyorsun.
Diğerinde de trafikteymişsiniz…
Trafikte hangimiz güler yüz ile dolaşıyoruz? Ben taksi müşterisiyimdir, özel araba şoför v.s. Araba kullanamam, araba kullansam beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşme). Çünkü İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, belki geçiş bulurum diye, yahu dur!
Şöyle çıkıp sokaklarda hiçbir amaç olmadan dolaştığınız oluyor mu? Öylesine?
Onu sokakta yapmam da ben denizde yaparım. Suda olmak beni çok mutlu eder. Bir teknenin kıçında uyuyup uyanmak, kulağımda sevdiğim müziği dinleyerek gökyüzüne bakarak, yıldızların kayışını takip ederek uykuya dalmak, gözünü yarı açarak kendini suya atmak.
Aykırı yanlarınız var, öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela…
E çünkü suya karışmak istiyorum da ondan.
Suyu o kadar çok seviyorsunuz?
Çok. Yani küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını da yakınlarımdan bir iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi…
Vasiyet gibi bir şey mi?
Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.
Bu ülkede yaşamaktan mutlu musunuz?
Çok. Hiçbir zaman küsmedim.
Küsmedim lafı, “aslında küsülecek bir şeyler var”ı da barındırıyor içinde.
Yani işte 78 kuşağıyız. 12 Eylül’ü de yaşadık hep beraber. Sonra 28 Şubat’ı da yaşadık. Yani, bu ülkede seni caydıracak, vazgeçirecek bir sürü olumsuzluk var. Ama diğer taraftan da çağının tanığısın ve değişimi de görüyorsun. Bu bir demokrasi mücadelesidir, hayatta kalma mücadelesidir. Hakların genişletilme mücadelesi. Ve tabi ki sancılar ve problemler olacak. Arada anlık umutsuzluğa kapılsan da. Ben hayata genelde ‘Sindrella’ bakarım.
12 Eylül referandumunda ‘evet’çi midiniz, ‘hayır’cı mı?
Oy kullanamadım, kullanabilseydim ‘Evet’ diyecektim. Çünkü bir 78 kuşağı insanı olarak sadece o 15. madde için bile ‘evet’ veririm.
Yani 12 Eylül’e yargı yolu açılsın diye ‘evet’ diyorsunuz… Ama 13 Eylül’de 30 yıl doldu ve zaman aşımına uğradı.
Zaman aşımına uğrayamaz. İnsanlık suçları zaman aşımına uğramaz. İnsanlık suçudur çünkü. Adi suç değil bu. Adam yaralama bilmem ne, ıvır zıvır değil.
Hiç endişeniz yok mu?
Benim endişelerim bunların kesintiye uğratılması hamleleri, sivilleştikçe bu da olmayacak. Sivilleşiyor bu ülke. Ve onun sancıları bunlar. Herkes kadar bende de “acaba bizi de mi dinliyorlar?” duygusu var. Ama bu bugünün meselesi değil. Daha evvelki koalisyon döneminde de bu ülkede hep dinlenildik. Bu sefer tiraj yükseldi. Ülkenin nüfusu arttıkça, demokrasinin yükselmesi için ses çıkaranların sayısı arttıkça tiraj da yükseliyor. Teknoloji ucuzladı, daha kolay dinleniyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)