11 Ekim 2011 Salı

ÇAKIL TAŞI

bu da, çakıl taşının öyküsü!
bir başka sahici öykü.
diğerlerinde olduğu gibi, bu öykünün de adresleri yok edildi kaleme alınırken.
ve yine diğerlerinde olduğu gibi sonu ayrılıkla biten bir öykü bu da!
çünkü ayrılıklar olmadan, paylaşılmaz çoğu kez nedense mutsuzluklar.
yanı başımızda duran ama bilinmeyen ve dışarıdan bakıldığında herkes gibi-ymiş gibi görünen gizli dünyalardan birine ait olan bu öykü de uzun yılların yaşanmışlıklarından geriye kalan bir tortu yalnızca....
hani o 'öteki'ler var ya, o ötekilerin öyküsü bu da!


"senin aklın ve yüreğin küçük geldi bana, benim de sana memelerim..."
nereden geldiği anlaşılmaz bir özgüvenle dökülüverdi ağzından sözcükler.
gecenin zifiri karanlığı, sessizliğe büründü.
olması gerektiği gibi!


düne kadar bir ilah gibi gördüğü adam ufalanmış, küçülmüş ve nihayet -belki de en önemlisi- sıradanlaşmıştı.
'o' artık herhangi biriydi.
kadın affetmiş, affetmekle kalmayıp azat etmişti.
azat edilse de uçamadı adam, zaten uçamazdı...
uçamazdı çünkü o ana dek kadının öfkesinden ve kendisine olan bağ-ım-lılığından beslenmişti...
ne bağ, ne de bağ-ım-lılıktan eser kalmadığını anladığında bir incir yaprağı bile kalmamıştı elinde.
adam çırılçıplaktı şimdi!
o çıplaklıkla dikildi kadının karşısına.
güçsüz ve çıplak adama boş gözlerle baktı genç kadın.
"artık gitmeliyim" dedi.
gitmeliydi!
ve sürdürdü konuşmasını, "beni özgür bırak, engel olmaya kalkma sakın... ne bana ne kendine engel olma. emin ol benden çok daha muhtaçsın kanatlanmaya. kullan kanatlarını ben yokken, uçamazsın yoksa. uçtuğunda göreceksin ki aklın da genişleyecek yüreğin de. ama artık ben olmayacağım o kanatların altında. çünkü benim için gitme vakti geldi çoktan!"
adamın gözünden süzülen yaşa aldırmadan döndü arkasını ve gitti kadın.

* * *

3 yıl sonra!

ılık bir bahar sabahıydı.
arkadaşlarının ısrarına daha fazla direnemeyip, isteksizce gittiği bir pazar kahvaltısında tanıştılar.
aslında kimseyle tanışacak, karşısındakine adını bile soracak gücü yoktu.
adımları isyan etse de gitti sonunda.

masada oturan tanımadığı birkaç kişi dışında hemen herkes seferber olmuştu gelmesi için.
nerdeyse sürükleyerek getirmişlerdi.
tanımadıklarıyla tanıştırıldı birer birer.
zoraki bir gülümsemeyle o da adını söyledi her tokalaşma sırasında.
sıra 'o'na geldiğinde yine aynısını yaptı, kemikleri alınmış bir et yığınını uzatırcasına gevşekti eli.
o gevşek eli sımsıkı tuttu karşısındaki.
boş bulundu o sırada kadın.
adam birşeyler geveliyor ve o et yığınına can vermek istercesine sürdürüyordu tokalaşmayı.
bırakmıyordu!
bu cüret kızdırdı kadını.
sert bir hamleyle çekti elini.
çok geçmeden bakışlarıyla tuttu kadını adam.
yine bırakmıyordu.
lokmalar ağzında büyümeye başlamıştı kadının.
giderek elektiriklendi ortam.
masanın tadı kaçtı kaçacakken kadın -ustaca bir bahaneyle- kalktı yerinden.
aklına o an bir şey gelmiş ve adamın görüş menziline girmeyen herkesle acilen konuşması gerekliymiş gibi aceleyle kalktı.
en kör noktaya oturdu ve menzilin dışına çıktığından emindi yeniden oturduğunda.
ikisinden başka hiç kimse farketmedi kadının masada dama taşı gibi yer değiştirdiğini...
o kaçtıkça kovaladı adam.

* * *

kahvaltı masasında başlayan kovalamaca ne o gün ne de sonraki günlerde bitmek bilmedi.
adam bırakmadı kadının peşini.
vazgeçmeden, ısrarla, inatla ve bir o kadar sevgiyle dikildi karşısına her fırsatta.
ne yapacağını, nereye gideceğini, nerde yemek yediğini ya da yiyeceğini, kimlerle buluşacağını her şeyi ama her şeyi biliyor gibi dikiliyordu karşısına.
bakışlarıyla kucaklıyor, sözleriyle seviyor, gülüşüyle sarılıyordu.
daha fazla dayanamadı kadın, konuşmaya karar verdi.
aldı karşısına "biliyorum çok iyisin" dedi adama, "üstelik etkileyici ve yakışıklısın da ama aradığın kadın değilim ben. sözün özü şu ki benden sana hayır yok! zamanını boşa harcama var git yoluna" dedi,
yine gülümsedi adam!
"anlasana" dedi kadın bu kez daha kararlı bir ifadeyle "ben aşığım" ve sözlerini daha anlaşılır kılacakmış gibi
heceleyerek tekrarladı "baş-ka-sı- na a-şı-ğım ben!!!"
"biliyorum" dedi adam, -ve birini arar gibi alaycı değilse de muzip bir ifadeyle etrafına bakınarak- sordu: "peki nerde?" .
kadının yüzü gölgelendi aniden.
o ifadeyi görmezden gelerek sürdürdü konuşmasını adam, "kendine haksızlık ediyorsun" dedi kadına, "bu değil hakettiğin. bir fırsat istiyorum senden, izin ver bana".
ne yapsa kurtulamıyordu kadın, ayağa kalktı ve "anlaşıldı, gel benimle" dedi adama.

* * *
otel odasından çıktıklarında, berbat bir his kapladı içini.
aklından geçenlere küskündü bedeni.
"istediğini aldın işte, hadi artık düş yakamdan" demişti adama, tükürür gibi!
hızla uzaklaştı ...
koşarcasına, kaçarcasına sıklaştırdı adımlarını.
o akıl ki, o bedende varolmanın huzursuzluğuyla kemirip duruyordu beynini.
"aptalsın sen!" diyordu akıl bedene, "kocaman bir aptal!"
kolunda hissettiği acıyla tökezledi.
adam kerpeten gibi kenetlenen parmaklarıyla koluna yapışmasaydı, düşecekti.
düşmedi ama gidemedi de.
mıhlanmış gibi çakıldı olduğu yere.
canı yanıyordu.
kızgınlıkla sıktığı kolu acıttığının farkında değildi adam!
kadın ilk kez karşılaştı adamın kızgın bakan gözleriyle.
sertçe kendine çekti kadını, sımsıkı sarıldı.
adamın göğsünde küçücük kalan kafası hıçkırıklarla sarsılıyordu.
yalnızca kadının duyabileceği bir ses tonuyla, fısıldar gibi, sessizce "kırılmışsın sen, paramparça olmuşsun...ne yaptılar, nasıl incittiler bilmiyorum. merak da etmiyorum ama lütfen izin ver, onarmama izin ver" dedi adam.
bu kez diren-e-medi, gevşedi kadının kaskatı bedeni.
göğüs kafesini paralarcasına çarpıyordu yürekleri...

* * *

gün ağardığında konuşmaktan bitkin düşmüştü kadın.
bu noktaya nasıl geldiğini bir türlü çözemiyor, pes etmeyi bilmeyen adamın yüzünü hayretle inceliyordu.
yakışıklıydı sahiden de.
1.85 filan olmalıydı boyu.
geniş omuzları kafasını taşımakta zorlanıyormuş da dengeyi sağlamak istermiş gibi öne doğru kavisliydi.
iki kaşının ortasındaki derin çizgiye takıldı gözü.
uyurken bile belirgin, birbirine paralel iki derin çizgi.
aslında çatık kaşlı değildi adam.
"vaktiyle çatılmış olmalı" dedi kendi kendine.

iki nedeni vardır çatık kaşın diye geçirdi içinden.
ya aydınlığa bakıyordur sürekli, ki o zaman güneş gözünü kamaştırır insanın.
ortalık ışıl ışıl aydınlıktır sanırsın.
oysa gerçeği görmeni önleyecek kadar keskin ve serttir ışık.
kör eder insanı, gerçeğin farkındaysan kıstıkça kısarsın gözünü.
işte tam o sırada kaşlar yardımına koşar gözlerin...

ya da karanlıkta kalmıştır yıllar boyu, ki o zaman da tıpkı çevresi gibi kararır insanın yüreği.
dışardan bakanların göremeyeceği derinliklerde yüzer insan.
kalın, siyah bir örtü görünmez kılmıştır her birini.
yürekleri bile ...
örtülü yüreklerin de çatıktır kaşı!

hangisi acaba?

istemsiz kirli sakalına dokundu parmak uçlarıyla bunları düşünürken.
keşif gezisine çıkmış gibiydi adamın yüzünde işaret parmağı...
öyle derin uyuyordu ki, farketmedi bile adam.
kadın sevindi birden.
sevinmesinin nedeni güldürdü sabahın kör karanlığında genç kadını.
çünkü tahammül edemediği şeylerden biriydi az önce traş olmuş erkek kokusu.
limon kolonyasıyla traş sabunu harmanlandığında etrafa yayılan o rayiha rahatsızlık verirdi her nedense!
sevmezdi az önce traş olmuş erkek kokusunu...
"sabah traş olmayacak demek ki" diye geçirdi kafasından.
gülümsüyordu.

sabaha dek konuşmuşlar ve adam sonunda bitkin düşmüş, sızmış kalmıştı.
oysa kadın daha yeni yeni başlamıştı konuşmaya.
"seni aldattı mı?" diye sormuştu adam, dolambaçsız.
"evet ama mesele bu değil" dedi kadın.
- peki mesele ne?
- kavanozun kapağını açmadı!
- kavanoz mu?
- evet, kavanoz. açmadı kapağını ve asıl açmayarak aldattı.

* * *

herşeyin delice bir hızla geliştiği ve kendilerini rüzgara bıraktıkları günlerdi.
rüzgar fırtınaya çevirdiğinde göz gözü görmeyecek ortalık toz duman olacaktı belki de.
fırtına kopmadan oturdular nikah masasına.
henüz etraf toz bulutuna teslim olmadan oturdular.
tatlı bir esinti dalgalandırdı denizi.
fırtına çıksa önce masaya serpiştirilen beyaz gülleri uçuracaktı, sonra masayı ve en sonunda hırçınlaşan denizin kendisiyle nasıl benzeştiğini görüp ayılacaktı kadın gördüğü düşten.
"fırtınayla meltem birarada esemez" diyecekti o zaman!

diyemedi, meltem esintisine bıraktı kadın kendisini.
yeni duruma göre pozisyon almış, koşulların kendisini biçimlendirişini izliyordu.
tıpkı ana kayadan koparıldığında sipsivri köşeleri olan çakıl taşının denize ulaştığında artık yusyuvarlak olması gibiydi içine düştüğü durum.
su ve rüzgarın gücü birleşmiş, sürüklüyordu kadını, denize doğru sürüklüyordu.
yolun sonunda denize ulaşmak cazip gibi görünse de, herhangi bir çakıl taşına dönüşecekti sonunda!
bile bile sürükleniyordu.

adama sorsan, kadının bulunduğu koşullara göre biçimlenmesi 'iyi'ydi.
gözü gibi koruyor, kolluyorlardı bu metamorfik -dış etkenlerin başkalaştırdığı- mutluluğu.
sonunda mutfaktaki turşu ve salça kavanozlarının yanına bir kavanozda mutluluk koydular.
kavanozlara sıkıştırılmış konserve mutluluklarla geçip gitti yıllar.

ve o gün fırtına çıktı.
adam elleriyle ördüğü duvarın fırtınaya yenik düşmeyeceğinden öyle emindi ki, dışarıdan gelen uğultuya aldırmaksızın kitabını okumayı sürdürdü.
oysa içeriye girmek için fırtınanın duvarları yıkmaya ihtiyacı yoktu ki, mutfak kapısı açıktı!
mutfak kapısından girdi fırtına eve.,
en beklenmedik yerden!
kadın fırtınanın er geç geleceğinden emindi ve soğukkanlılkla karşıladı gelişini.
kıpırdamadı bile yerinden.
mutluluk dolu kavanozun yele kapıldığını hissetmesiyle, kavanoz tuzla buz oldu.
mutluluk saçıldı etrafa, kırık döküktü.
usulca kalktı yerinden.
o mutfak kapısını kapatırken adam sağa sola saçılan mutluluğun peşindeydi.
cam kırıklarına aldırmadan toparlayabildiği kadarını yeni bir kavanoza doldurdu.
hızla kapattı ağzını.
o güne dek bir kavanoza hapsedilmiş olmaktan mustarip olan mutluluk, fırtına sonrası felce uğramış gibiydi.
kımıldayamaz olmuştu yerinden.
kımıldadığında cam kırıkları saplanıyordu dört bir yanına.
mutluluğun canı acımaz sanırdınız biliyorum ama yanılıyorsunuz.
acıdı!

"soluk alamıyorum" dedi kadın sonunda.
"nasıl söylersin bunu?" dedi adam "bak bir kavanoz dolusu mutluyuz, daha ne isteriz ki?"
"o da soluksuz kaldı" dedi kadın, "açmak lazım kavanozun kapağını!"
"açmak mı? o zaman kaçar gider ama... başka mutluluklara karışır"
- iyi ya, karışsın... karışmalı, karışmazsa ölecek zaten. karışıp çoğalmalı.
- sen iyi değilsin... biliyorum kızgınsın bana. ama bir zaaf anıydı, o kadar. söyledim kaç kez. böylesi bir kızgınlık uğruna harcanamayacak kadar 'bizim' o kavanozun içindeki.
- yanılıyorsun, o hiç bizim olmadı. o daima kendisini çepeçevre saran kavanoza aitti. bu yüzden hep mutsuzdu bizim sandığın mutluluk. ayrıca sana kızgın filan da değilim, mesele senin zaafların değil zaten. mesele zaaflarına yenik düşecek kadar uzaklaşmış olmamız. açalım kavanozun kapağını...
- hayır, açmam... hem yıllar boyu mutlu gibi davranıp kandırdın beni hem de karşıma geçmiş zaaflarıma yenik düşmekle suçluyorsun. demek mutluluğumuz hep mutsuzdu!
- hep mutsuzdu... işin aslı şu ki, sen benimle değil, biçimlendirdiğin kadınla yaşıyorsun. ve ben de sizi izlemekten yoruldum...
- peki ya ben?
- ne olmuş sana?
- biliyor musun sensizliğe dayanamam, tamam açalım kavanozu ama hiç değilse birlikte soluk alalım. yoksa...
- yoksa ne?
- yoksa yaşayamam ben...
- intihar ederim demenin bir başka yolu mu bu?
- ederim!
- kısasa kısas öyle mi?
- ne kısası, gerekirse gözümü kırpmadan yaparım hem de...
- demek, ikimizden birinin hayatını feda etmesi gekiyor. en uygun olanı da benimki galiba! ama hayır, bu kez neyin uygun olduğuna karar verecek olan benim. ve ben diyorum ki "artık bir kavanoza sıkıştırmayacağım yarınları mı. sana gelince... ne yapacağına karar veremem ben. dilediğin seçimle baş başa bırakıyorum seni. ister kanatlarını kullanıp uçmanın yolunu bulursun düşe kalka, ister... her neyse aynı havayı solumanın bedeli var. bu bedeli fazlasıyla ödedik ikimiz de. açalım kavanozun kapağını.

* * *

işte o gece döküldü o sözler ağzından kadının...
"senin aklın ve yüreğin küçük geldi bana, benim de sana memelerim..."
nereden geldiği anlaşılmaz bir özgüvenle dökülüverdi ağzından sözcükler.
gecenin zifiri karanlığı, sessizliğe büründü.
olması gerektiği gibi!

sonra da doğruca mutfağa gidip açtı kavanozun kapağını...
adam yetişemedi!

* * *

evin terasına uzanmışlardı boylu boyunca.
yattığı yerden gökyüzünü görmeli insan.
ay dolunaydı o gece.
dolunayın aydınlattığı yüzüne eğilip fısıldadı adam "mutluluk yaşanır, kavanozlara sığmaz"
"sığmaz" diye tekrarladı kadın, fısıldayarak.
gözlerini yumdu adam...
bir çakıltaşı kıvamındaydı yumuşaklığı.
sivri köşeleri törpülenmiş olsa da, sertliğinden bir şey kaybetmemişti.

parmakları gün doğana dek gezindi adamın yüzünde...
"sakın traş olma gün ışıdığında" dedi uykusundaki adama, "yüzünde hep dursun sakalların"
"ve sakın parçalanıp, ufalanmasın şu duruşun. o zaman dokunamam yüzüne"
gözünü kırpmadan ezberledi yüzündeki kıvrımların her birini.
her çizginin mazisini öğrenme isteği uyandı içinde.
gözünü bile kırpmadan bekledi gün doğumunu.
uyursa bozulacaktı büyü, uyumadı!