27 Kasım 2010 Cumartesi

METİN AKPINAR RÖPORTAJI TAM METNİ

Bir kuşak Metin Akpınar – Zeki Alasya ikilisiyle büyüdü, bir kuşak ayrı ayrı tanıdı onları… Ben ilk gruptanım. Sahnede ya da ekranda gördüğünüz Metin Akpınar’la gündelik hayatta karşılaşırsanız dikkati elden bırakmamanızı öneririm. Eşine ender rastlanır bir hafızası var. Gece başlarken söylediğiniz her sözü, günün ilk ışıklarıyla birlikte önünüze servis edilmiş olarak bulabilirsiniz.
Bir saat süren söyleşinin ardından oturduğumuz masadan günün ilk ışıklarına merhaba diyerek ayrıldık. Saatler süren, tadına doyulmaz bir sohbet yarım kalmış gibiydi kalktığımızda. Aslında okuyacaklarınız, okuyabileceklerinizin küçük bir özeti gibi… Daha neler neler var bir bilseniz!


Metin Akpınar deyince pek çoğumuzun aklına önce Zeki Alasya sonra da Devekuşu Kabare geliyor. Üstelik hala tadı damağımızda. Günümüzde pek tat bırakan oyunlar sahnelenmiyor. Böylesi tatlar neden yok artık?
Sevgili Göksel, biz bu anlattığın güzellikleri başardığımız dönemde Türkiye’de nüfusun yüzde 30’u kentlerde, yüzde 70’i de kırsalda yaşıyordu. Kentte yaşayan bu nüfus, ayda 2 kitap, dört gazete okuyordu, operaya tiyatroya gidiyordu. 70’li yıllar kargaşalı olsa da 2 bin 500 kişi her akşam, sanat tüketicisi olarak sokağa çıkıyordu. Ve de kabare tiyatroları çok tempolu, çok rafine, bir başkaldırı, bir alay tiyatrosu olduğu için de çıtayı biraz yukarı koyuyorduk. Şimdi ki durum tam tersi, yani nüfusun yüzde 50’si 12 kentte yaşıyor. Müthiş bir göç. Göçü kınamak istemiyorum. Ama gelirken ne yapıyor? Kendi örfünü buraya taşıyor, bulduğuyla da çabuk özdeşleşemiyor, anlaşamıyor. Bir kent kültürü oluşması yerine, yoz bir kültür oluşuyor. Bu yoz kültürün yaşayan popülasyonu sanat tüketiminde rafine bir şey istemiyor. Bu bence en büyük sorun.

Artık kabare izleyemeyecek miyiz demek oluyor bu? Canlandırılamaz mı yeniden!
Bizim artık sürekli bir kabare tiyatrosu yapma olasılığımız çok az. Ben 70 yaşımdayım, 147 kiloyum. Zeki aşağı yukarı 80 – 90 kilo ve 68 yaşında. Perran (Perran Kutman), Ayşen Gruda yani bizim elemanlarımız, bizimle çalışan arkadaşlarımızın durumları ve yaşları malum. Yani yeniden bir kabare tiyatrosu özlüyorsanız bizimle yapmak, huzur evinde müsamere gibi olur. Bence görev yapılmıştır, ‘yeter’dir. Türkiye’nin bir kabare tiyatrosuna gereksinimi var mı? Tabi var. Ama kimler yapacak? Önce sanat tüketicisi talep edecek, gençler de yapacaklar.

Peki, siz kabare tiyatrosunun üstüne çıkabildiniz mi sonraki çalışmalarınızla?
Şimdi burada müthiş bir yanılgı var, sana bu suali sorduran da o yanılgı. Sinema başka bir dal, tiyatro başka bir dal. Biz ilk televizyona çıktığımızda da “aaa kabare gibi değil” diyorlardı. Tabi değil. Aynı olması olası değil. Şimdi tiyatronun en öz tarifi “insanı, insana, insanla ve insanca anlatma” dır. İnsancayı Turgut Özakman eklemiştir, müthiş katkıdır, yürekten katılıyorum. Oradaki insan malzemesi etiyle kanıyla teriyle bulutuyla orada vardır ve yaşar. O adeta canlı bir yaratık gibidir. Şimdi bunu beyaz cama yazdığınız zaman olmaz. O tadı televizyonda aramak yanlış. Ama televizyon kabaresi yapılamaz mı? Yapılabilir. Tabi televizyonun yayın politikaları ve onları denetleyen kurumun vereceği ruhsat da çok önemli.

Yalnız beyaz cam değil, denetimler ve yayın politikaları da etkiliyor oyunun tadını yani?
E, çünkü sanat özgür olmak durumunda. Sanat özgür olmazsa sanat olmaz. Demokratik rejimlerde özgürlüğün ne kadar sınırlanacağı konusunda anlaşma vardır. “Biz bu özgürlüğü ne kadar sınırlayalım?”, “Popülasyon iyi gidiyor, ne kadar açalım?”, “Çok açtık fazla oldu biraz toplayalım”ın kararını verecek, akıllı ve doğru kurumların olması lazım. Böyle olursa olur. Bu nedenle televizyonda kabare yapmak biraz zor. Kabarenin yapılacağı yer yine kabare tiyatrolarıdır diye düşünüyorum. Ama bu iş bizden geçti. Gençler bize gelirse yardım ederiz, arşivimizi açarız, depomuzu açarız, kostümümüzü açarız, bilgimizi naklederiz. Bütün bunları zaten yapıyoruz. Zeki, mesela TÜRVAK’ta sinema oyunculuğu dersleri veriyor. Hepimiz zaman zaman konservatuarlara derslere gidiyoruz.

“Herkes anlamsızca bunu soruyor” dediniz ama yeri gelmişken Zeki Alasya ile aranızdaki ilişkiyi ben de sormak zorundayım. Çünkü merak ediliyor…
Nasıl merak ediliyor yahu? Bu olay çıktığından beri on beş sene oldu. Yani böyle bir şey merak edilemez ki bin defa izah edildi. Artık bunlar kavgalı dedikten sonra çok projemiz oldu beraber. Ama bunu konuşmak istemiyorum, biraz daha merak etsinler. Bu aptallıktan da vazgeçsinler.

Devekuşu Kabare 1992’de bitti diyorsunuz, biz geldik 2010’lara, ekranda hala yine sizler varsınız. Metin Akpınar var, Perran Kutman var, Zeki Alasya var…
Yarama parmak basıyorsun, tuz basıyorsun. Sadece askeri ya da siyasal baskı değil kültürel anlamda da çok ciddi bir baskı var. Yani artık toplum ve kamu yararına bir şey yapmak adeta olası değil. İnsandan ödleri patlıyor.
Bir Spartaküs, kaç sene evvel oynadı. Finalini unutabilir miyiz? Çarmıha gerilmişti hepsi, komutan geçiyordu, “hanginiz Spartaküs?” dedi, tam Spartaküs cevap verecekti, hepsi “I’m Spartacus” diye kalktı. Bence film orada başladı. Bu gün insan yerine yaratıklar geliyor. Robokop var mesela. Örümcek Adam var. Mickey Mouse var. Bir fare her şeyi yapıyor. Her şeyi yapan, yoksula yardım eden, dağdakine yetişen bir fare. Böyle bir aptallık olur mu kurban olayım? İnsan varken? Olmaz. İnsan olmayınca da ürün verilemiyor bu noktada.

Yeni kuşakların önünde de mi engel var?
E, engel var tabi. Çocuklar da ne yapacağını bilemiyor. Bak bugün 81 ilimiz var, zannediyorum dokuz ya da 10 ilde Devlet Tiyatrosu var. Hadi çevre illere de gidiyorlar diyelim, 40-45 tiyatro yapar. Bugün sineması olmayan il var biliyor musun? Matematiksel olarak bu ülkede tiyatro yok. En üzücü şeyi şimdi söyleyeyim bunu manşet at bir yere koy; ben bunu otuz senedir söylüyorum.

Özlemini çektiğiniz yerde misiniz?
Hayır. Ama şöyle bir yerdeyim, bunu sevinerek söylüyorum ben 1957’de İstanbul Yeşil Sahne’de tiyatroya başladım. 92’de aktif tiyatro yaşamım bitti. Ve bugün 2010 hala devam ediyorum. Yani bir ömür aşağı yukarı. Emek verdim, bunun karşılığını aldım. Nasıl aldım? Maddi manevi aldım. Benim babamdan 500 mark kaldı, onu da ispat-ı vücut etmem gerektiği için bankaya verdim, o da devlete kaldı. Beni maddi manevi ihya eden, belli bir yere getiren Türkiye’deki sanat tüketicisidir. Çünkü tiyatro evrensel değildir, dile bağlı olduğu için ulusaldır. Açılamadık dışarı. Sinemada da bizim pazarlamacımız olmadığı için onu da yapamadık. Biz bu ülkede kaldık. Bundan kıvanç duyuyorum. Evimde ödülleri koyacak yerim yok. Denize de atamıyorum Kenan Evren gibi. Ama aldığım en büyük ödül bence, sanat tüketicisinin sevgisi. Gözündeki ışık. Bu ilgi benim en büyük ödülüm ve bu ödülü almaya devam ediyorum. Onun için, sualin cevabı şu: “olmak istediğim yerdeyim”.

Yapmayı arzuladığınız halde hayata geçiremediğiniz bir şey var mı?
Artık dumura uğrayan geleneksel Türk tiyatrosuyla, özellikle Karagöz ile ilgili bilgilerimi aktarmak isterdim. Mesela Karagöz- Hacivat Ramazan’da canlı olarak sahneye çıkarılıyor, tüylerim diken diken oluyor, çok üzülüyorum. O bir gölge oyunudur. Onu kendi içinde geliştirmek lazım. Travesti girsin, bir aczimendi girsin, bağnazları girsin. Bunlar Hacivat-Karagöz’ün tipleri olsunlar. Bir seks yıldızı girsin ne bileyim devlet başkanlarının karılarından birine benzeyen biri girsin. Değil mi yani malzeme çok?

Neden yapmıyorsunuz o zaman?
Ben bunları Kültür Bakanlığı’na, Devlet Tiyatrosu yöneticilerine önerdim. Birisi gelir, ilgilenir değil mi? Ben sana şunu söyleyeyim, Devekuşu Kabare Tiyatrosu’na gelen kültür bakanların sayısı beşi geçmez. Yanılıyorsam da yediyi geçmez. Otuz değildir. Daha ne söyleyeyim ki?

Papatyam dizisinde oynuyorsunuz. Kime sorduysam herkes sizi seyrediyor ama konusunu bilen yok! Metin Akpınar’ı izleyip katıla katıla gülüyorlar...
Şimdi bak çok güzel bir şey söyledin. Ben ustalarımdan da bunu öğrendim. Türk sanat tüketicisi, en kolay aşina olduğu tipi görünce özdeşleşiyor. O tipleri yakalayınca, bakkalı, lehçeyi, şiveyi, yöreyi yakalayınca çok çabuk özdeşleşir. Buna aşina olduğu tınıyı da ilave edebiliriz. Sesi duyunca, o sesi duyunca yakalar. Ben de ustalarımdan öğrendiğim şekilde, oyunlarımda hep bunu yapmaya çalıştım. Yani benim kendi potamda eritip de çıkardığım rol, yaşayan bir insandır. Robokop değildir, örümcek adam değildir. Uçmaz, terler, öksürür, yellenir, tükürür, insandır. Bunları yaptığım için seyircim benimle özdeşleşiyor.
Ha, bu ideal bir dizi midir? Hayır. Herkes bir şeyler yaparken biz de böyle bir yol bulduk.

Bizim vatandaşımız siyasetçisini de mi böyle seçiyor?
Doğru bir tanımlama, bire bir böyle denemez ama ondan olanı tercih ediyor. O bizim bir anlamda şansımız, bir anlamda şanssızlığımızdır. Mesela Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit. Bizim önümüzde üç tane örnek var. Süleyman Demirel Isparta’da yetişmiş. İslamköy’de. Isparta’nın ışıklarına bakarak, bir başka dünya düşlemiş. Ve o çamurda bir zambak olarak yetişmiş. Bir Bülent Ecevit düşünününüz. Anne resim yapıyor. Evde rafine bir hava. Bu iki adamı alıyorsunuz, adeta “bahr-i gam”a düştüm cupbadak diye, gam denizinin içine koyuyorsunuz. Bunlardan biri geliştirdiği manyetik alanıyla fevkalade başarılı oluyor, ötekinin tikleri artıyor, ülser oluyor.
Bu ikisinden geriye kalan boşluğu da hala asansörle kurultaya çıkan (Necmettin Erbakan), el sallayarak “biz uçan kuşuz, canlı kuşuz” diyen bir adam doldurdu. Onun da istismar edeceği alan din olduğu için oradan gitti. Şimdi bunlara baktığımız zaman Türk seçmeninin neye yapıştığını görüyorsunuz. Kendinden sandığını, o terminolojiyi, jargonu kullananı benimsiyor ve yakalıyor.

Tayyip Erdoğan da böyle mi?
Tayyip Erdoğan böyle biri, yani Tayyip Erdoğan, özgürlük anlayışını, demokrasi anlayışını, devlet yönetim şeklini v.s. tartışma dışında bırakarak söylüyorum, bir lider. Geldiği yere bakarsanız da gerçekten tırmanmış. Tırnaklarıyla tırmandı mı? Evet. Böyle bakmak lazım.

Siz kendinizi olabildiğince demokrat ama aynı zamanda sosyalist olarak tanımlıyorsunuz…
Gayet tabi, başka türlü zaten olmaz ki. Başka türlü olmaz. yani bugün dünyada 1,5 milyar insan açsa, 1 dolar ile yaşıyorsa, e bunun bir üstüde 20 dolar ile yaşamıyor, yani 500 daha koy, 2 milyar insan aç! Ne olacaksınız siz, bunun karşısında? Tabi sosyalist. AKP bağırıyor, cumhur cumhur diye. Cumhur halk değil mi? Peki cumhur gayr-i iradi olarak, patolojik bir yaklaşımla, 13 yaşındaki kızlarını öldürme kararı alsa? Bunun parlamenter sistemde 450 tane de sandalyesi olsa. Aslanlar gibi de yasa çıksa. Cumhurbaşkanı da onaylasa, anayasa mahkemesinde de dava açılsa, anayasa mahkemesi de yeni ya da benzeri başka kadrolarla bunu kabul etse, uygulayacak mıyız? Millet iradesi nedir? Yani demek ki cumhurun her istediği her söylediği yapılamaz. Cumhurun kendi kendini yönetmesini sağlayan iradeler lazım. Nedir o? Demokrasi. Yani yönetimin hatta parlementonun kontrol edilmesi lazım.

Ben şimdi sizi dinlerken ne noktaya geldim biliyor musunuz? Bir sonraki adımınız sanıyorum başbakanlık olacak. Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz?
Hayır, kesinlikle hayır. 72 yaşındayım ben, bunu gençlerin yapması lazım.

Bu anlamda kapınızı çalacak olsalar?
Belde belediye başkanı olurum.

Özel hayatınız sır gibi. Mesela eşinizi cam fanusta mı saklıyorsunuz? Niye hiç kimse görmez sizin eşinizi?
Medyadan olabildiğince yuvamı sakınmaya çalışıyorum. Evimi sakınmaya çalışıyorum, sakındım da, onlar da saygı gösterdiler. Ama ortalıkta görünmüyor diye bir şey yok. Mesela eskiden cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarında görülürdü. Şimdi çağırmıyorlar bizi. İstanbul valiliğinin yaptığı resepsiyonlarda görülür. Birinci Ordu’nun yaptığı resepsiyonlarda görülürdü. Her yere beraber giderim eşimle, gençliğimde, delikanlılığımda gece kulübüne, pavyona bile götürdüm. Zaten iddiam öyleydi. Biz beraber büyüyeceğiz, beraber öğreneceğiz her şeyi. Ama bunun bir ördekken kuğu olmak olduğunu sonradan anladım. Yani biz kendimizi kuğu zannediyorduk, her şeyi başarabilirmişiz gibi… Meğer başarılmıyormuş. Türkiye’de bunlar olmuyormuş. Ama 50 sene beraber yaşayınca insanlar birbirlerini bağışlamayı da biliyor. Evcilik oyununu benim gibi bir oyuncu da oynayamazsa kimse oynayamaz. Evcilik oyununu iyi oynadığımız kanaatindeyim. Belki 21 senesi de fevkalade iyi gitmiştir.

50 yıllık evliliğiniz var, 21 yıldan sonra ne oldu?
Ondan sonra komplikasyonları mutlaka olmuştur. Birçoğu doğaldır. Yani kimyadır. İnsanın kimyası değişir. Aşkta da değişir. Yaşta da değişir. Ülkem için anlattığım her şey aile için de geçerlidir. Ben-sen değil, biz paradigması olursa evlilik yürür. Demokrasi, sevgi olursa evlilik yürür. Aşk biter. Karşılıklı dayanışmadır bu. İdeal evlilik yoktur, çünkü evlilik insanın özüne aykırıdır. Özde böyle bir şey yok, genetik şifrede böyle bir şey yok. Anne-baba da yok. İnsanların beraber olup üremeleri için belediyenin imza atması gerekmiyor. İmam nikahı da gerekmiyor. Devrim nikahı da gerekmiyor, kaptanın nikahı da gerekmiyor. Kiliseninki de gerekmiyor. İnsanlar birbirlerini seçiyorlar ve yürüyorlar. Potansiyellerinde bu var. Kadın da monogamdır. Erkeklerde bunu köpekle tavukla yapmıyor, başka monogamlarla yapıyorlar. Artık bu gerçekleri bilip yüz yüze haykırmak değil de bilincinde olup da götürmekte yarar vardır.