10 Aralık 2010 Cuma

VEDAT TÜRKALİ RÖPORTAJI

Telefonda “Sizinle Posta Gazetesi için bir söyleşi yapmak istiyorum” dediğimde “Artık kimseye röportaj vermiyorum, benim vaktim sınırlı, zamanım yok” dedi ve kestirip attı… O da kararlı ben de! Devam ettim aramaya, sonunda galip çıktım.
Türkiye’nin 82 yıllık canlı tarihi ‘tamam’ dedi ve randevu için de doğum günümü seçti! Aldığım en güzel hediyenin boynuna atıldım… Güven ve Bir Gün Tek Başına’yı okusanız siz de atılırdınız…
Zamanı yoktu ama anlatacak çok şeyi vardı. E, olmaz mı? Ben bulduğumda ‘Bir Gün Tek Başına” adlı romanın senaryosunu tamamlamış, yeni romanı için kolları sıvamış ve de “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisindeki tecavüz sahnesine yöneltilen eleştiriler çok canını sıkmıştı…

Yeni romanınız yolda. Bu roman neyi anlatacak?
Çok sevdiğim bir konusu var ama anlatamam. İnşallah bitimine doğru eğer böyle bir şeyi konuşmak gereği duyarsam söz veriyorum sana anlatacağım. Şimdiye kadar yedi roman yazdım. 12 Eylül 1980’e kadar geldim. O yüzyılı tamamlamak istiyorum.

Yani hangi dönem olacak?
Yeni roman 1980’in 12 Eylül’ünden alıp, 31 Aralık 1999’da bitecek. Böylece içinde yaşadığım, gördüğüm, okuduğum, katıldığım dünyanın bir parçası olarak, Türkiye toplumunun roman anlatımı içinde tanıtılması bitmiş olacak. Haydi sana ilk defa adını söyleyeyim; romanın adı “Bitti, Bitmedi”. Güzel bir ad mı bilmem, ama doğru bir ad sanırım .

Yeni kuşak romanları ve yazarları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok sevdiğim yazar Saramago, Portekiz Kültür ve Sanat Bakanı’nın romanların okunmasını geliştirici önlemler almaya kalkışmasına “herkes roman okuyucusu olamaz” demişti. Belki de doğru ama bizde ona karşı güzel bir önlem var! Roman okuyucusu olamayanlar roman eleştirmeni oluyorlar. Onlara sorsanıza. Benim bu konuda çeşitli dönemlerde değinmelerim, değerlendirmelerim var. Söz gelimi eski ustalar var onları da herkes bilir. Genç kuşakları da yazık ki ben tanımıyorum ama söz gelimi Oktay Anar ve Hasan Ali Toptaş kendilerine özgü anlatı becerileriyle gerçekten dikkat çekici.

Orhan Pamuk’u nasıl buluyorsunuz?
(Gülerek) Bu soruyu artık bana sormayın dünyaya sorun. Orhan Nobelli yazar. Ödül verildiğinde sağdan soldan saldırılara uğradı. Nobel’e layık bulmayanlar oldu. Nobel kimlere verilmedi ki? Orhan o çizginin altında değil. Kısaca söyleyeyim ki Orhan Nobel’e layık, Nobel de Orhan’a layık.

Güven adlı romanınızın yankısı büyüktü. 2005’te basıldığı yıl Sedat Simavi Ödülü’ne katıldınız ama ödülü alamadı.
Kesinlikle ben katılmadım! Haberim olsa durdururdum. Kitap işlerime Barış bakıyordu. Onun o günlerdeki ortağı Barbaros’la Gendaş’ın yöneticisi Mehmet Öztoprak göndermişler. Sonradan duydum, çok canım sıkıldı. Geri almak da ters kaçacaktı, bıraktım. Sonuç açıklandı, bir de baktık ki ödüle değer roman olmadığından o yıl roman üzerine yapılmış bir çalışmaya verildi. Umurumda olmadı. Fakat sonradan öğrendik ki roman jüride yeralan Hilmi Yavuz’un eline bile geçmemiş. Gönderilmemiş. Eşim Merih bunu Jürideki Hilmi Yavuz’dan duymuş. Ben bunu epey bir zaman sonra Doğan Hızlan’a sordum Diyarbakır’da. “Ben bu işlere bakmam, sorarım, öğrenebilirsem bildiririm” filan dedi, öyle kaldı.

Peki sonra yanıt aldınız mı?
Hayır. Valla merak edenler Doğan Hızlan kardeşimize sorsunlar. Bana bir yanıt gelmedi. Kuşku duyacak değilim ya. (Gülüyor) Benim Doğan kardeşimize büyük güvenim var. Dostumdur. Belki de diyorum, araştırmayı Ergenekon savcılığına havale etmiştir! Sizde çok merak ediyorsanız jüride olanlara Cevat Çapan’a, Hilmi Yavuz’a, Doğan Hızlan’a, Semih Gümüş’e sorun. Meraktan kurtulmuş olursunuz. Benim açımdan sorun yok. Hiçbir jüriye de bu kitaba niye ödül vermedin diye sorulamaz. Benim hiçbir jüriden ödül beklediğim de yok. Zaten içerde bir sandık dolusu ödül duruyor. Bu yaz biz Borumdayken kilidi kırıp eve hırsız girmiş, o ödüllerden birini gümüş zannetmiş olmalı, alıp götürmüş. Beyaz bir metaldendi. Ödüller çalınabiliyor demek!

Eleştirmenlerle yıldızınız pek barışık değil galiba?
Benim sorunum yok. Onların benimle başı hoş değildi belki. Nedeni eskilere dayanıyor sanırım. Fethi Naci dönemine! Fethi Naci’yi severdim. “Bir Gün Tek Başına” çıktığı zaman rahmetli Fethi Naci, bayıltacak kadar çok övgü yazdı. Bu roman bir patlama dedi. Beni övgüler, yergiler öyle uzun boylu etkilemez. Herkesin sevdiği adam olmak istemem, herkesin beni sevmeye de hakkı yok. O zaman da eleştirmenler arasında bayrağı Fethi Naci taşıyor. Tarikat şeyhi gibi. Fakat yaptığı bir şey çok üzdü beni…

Ne yaptı?
Bir dergiden “en sevdiğiniz eleştiri hangisiydi?” diye sormuşlardı. Fethi Naci’nin hakkı olduğu halde ben Naci’nin adını söyleyemedim. Nedeni Bir Gün Tek Başına’da Günsel karakteri için söyledikleri. Günsel, işçi davasına adanmış bir kız. Bir gün yolda kusmalara başlıyor. Anlıyor ki gebe. Yollarda hasta gibi kusarak eve geliyor ki abisinin yoldaşları, onun da çok sevdiği işçiler eve konuk gelmişler. Nasıl sevinsin; ayakta güç duruyor “Balık yemişim, midemi bozmuşum” diyor ama bozuluyor.
Fethi Naci bu bölüm için diyor ki “Devrimci kız eve geliyor işçileri görüyor, rahatsız oluyor! Ne yapsın Vedat Türkali? Olanı yazıyor”! O kadar basite indirgiyor ki, hem de ters yanından… Devrimci kız işçilerden rahatsız olmuş. Böyle değil ki olay, bunu ben nasıl sindireydim.
İkincisi romanda karmaşık bir baba tipi var. Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, ama Doktor Hikmet’e daha ağır basan bir yanı var. Evine işçiler gelip gidiyor. Onu da kalkmış Stalinci alışkanlıklarla evi tekkeye dönmüş bir adam diye nitelemiş. Kötü vurdu beni.

Bunun üzerine siz de Fethi Naci’nin adını vermediniz ve size cephe mi alındı?
Bunlardan sonra “en iyi eleştiriyi Fethi Naci yaptı” nasıl derim? Öteki övgülere bakışım da eleştirel oldu. İlk kez bir yazar, alışılana ters bir davranışla övgülere aldırmamış, haddini aşmıştı! Toplanmış, karar almışlar; bir daha Vedat Türkali’nin hiçbir kitabına yazı yazmayacağız diye. Bunu bana Naci söyledi, “öyle bir enayilik ettin ki” dedi. Dedim ki “Naci benim hayatım enayilikle geçti, daha da geçeceğinden başka…”. Ben ne ödül bekliyorum kimseden, ne övgüler, yergiler umurumda?

‘Bir Gün Tek Başına’ adlı romanınız çoğumuzun ilk göz ağrısı. Şimdilerde filmi de çekilecek. Sizin için de ilk göz ağrısı mı bu kitap?
Beni edebiyat ile ilk o kitap tanıştırdı, denebilir. Kitaptaki Kenan’ı sevmem ama Günsel’i sorarsan herhalde öyle birini bulsam ilk ben aşık olurdum. Bu romandan hala paçamı kurtaramadım. Bir yıldır onunla uğraşıyorum. Senaryolaştırmakla… Ama yaşım biliyorsun otuzu geçti, üç otuzu. Zaman, benim için çok değerli. Ve Bir Gün Tek Başına senaryosu yaşamımın bu en kritik anında bir yılımı aldı. Yeni romanın tüm belgeleri masamda, görüyorsunuz; bu senaryo yüzünden başlayamıyorum. Demin “Yeni roman yolda” dediniz! Daha yola bile çıkamadık aslında. Bitiremezsem yolunda öleceğim. Karıncanın boyuna posuna bakmadan hac yoluna düşmesi gibi!

Filmi dört gözle bekleniyor. Siz hoşnut musunuz bu durumdan?
Şimdi herkes “romanın filmi”ni bekliyor. Bu tehlikeli bir bekleyiş. Okurlar öğrendiğinde internetten asistanımı bombardımana tutmuşlar “E, bizim hayallerimiz ne olacak?” diye sormuşlar. Dedim ki; böyle yaklaşılmaz, sinema ayrı bir dil. Bir de onu deneyeceğiz. Demek ki böyle bir tehlike var.

Nasıl bir tehlike?
O roman bugün bir anlamda kült oldu. Korsanlarını da hesaba katarsak bir milyona yakın baskı yapmış. Roman olarak güzeldir ama filmini görmek hayal kırıklığına uğratabilir. Bir filme sığmaz o iki film lazım… Ama o kadar büyük masraf gerekiyor ki tüm romanın film olması için. E, sinema para işi. Buna Türk pazarı elverişli değil. Bugünkü haliyle bile 5 – 6 milyona çıkacak bir iş. Bugün Türk sinemasında bu risk göze alınamaz.

O zaman farklı bir şey çıkacak karşımıza öyle mi?
Tabi ama romanın tadını, keyfini sinema diliyle size tattırma çabasında bir film bu. Zaten jenerikte en başta şöyle bir cümle göreceksiniz: “Bir Gün Tek Başına. Bu filmin konusu, Vedat Türkali’nin Aynı adlı rmanından alınmıştır”
Falan yerde şöyle olacak derseniz seyretmeyin bu filmi. Sinemanın ayrı kuralları var. Çevirmen haindir. Hangi dile çevirirseniz mutlaka bir şeyler kaybolur. Biz de bunu sinema diline çevirmeye çalıştık. Sinema dilinin özgün tadını duyurmaya çalıştık. Başarabilirsek yeni bir kazanımdır.

Ne zaman izleyeceğiz filmi?
Çekimler önümüzdeki aylarda başlar. Gelecek sene bu zamanlar film bitecek. Zannediyorum 2012 sonbaharında izleyebilirsiniz.

Oyuncular seçildi mi?
Daha belli değil. Çok zor aslında. Türkiye’de sinema kadro olarak dar. Hala üç-beş kişiye bağımlı kalıyorsunuz.

Sizin gönlünüzden geçen biri var mı Günsel’i şu oynasın diye?
Aslında bu filmde bu rolü almak isteyen çok kişi var. Son söz hakkını bana bıraktılar ama bilmem isabetli kullanabilir miyim? Böyle bir sorumluluğu yüklenemem. Son söz hakkı yönetmenindir.

“Fatmagül’ün Suçu Ne?” önceden filmi çekilmişti şimdi o da dizi oldu. Aralarında fark var mı?
Yapısal temel aynı gibi. Özünde benim yazdığım senaryoda, yerel bir kasabada 16 – 17 - 18 yaşlarındaki çocuklar ve onların hikayesi var. Dizi, temelde aynı da olsa çok değiştirilmiş . Bu film aslında trilojiydi. Yani üçleme. “Fatmagül’ün Suçu Ne” birinci olacaktı. İkinci bölümde kasabada siyasal atmosfer değişiyor. Çıkan siyasi ayrışmalar, kavgalar gürültüler sonunda, oradaki bir ustabaşı bunları saldırıya uğrayacaklar diye, İstanbul’a yolluyor.
Sonra üçüncü bölüm İstanbul’da geçiyor. Fatmagül’ün kocası işçi, Fatmagül de çalışıyor. Artık orada kadın çalışmaya başlayınca bilinçli bir tutumla geçmişin üzerine çıkıyor. Böyle bir şey düşündüm ben.

İlk filmde Hülya Avşar oynamıştı Fatmagül’ü…
İlk filmde ben Hülya Avşar olsun diye ısrar ettim. Çok da güzel oynadı kız. O film zamanında çok beğenildi.

Fatmagül kim? Siz onu gerçek bir öyküden mi aldınız.
Hayır. Fatmagül benim yarattığım bir sinema öyküsüdür… Fethiye’de aklıma geldi.

Bizim dönemde aşk bir tabu gibiydi sol kesim için. Sizin döneminizde de öyle miydi?
Öyle tabi. Cinselliğe bakış, bu gün benim delikanlılık çağımdaki bakış açısıyla aynı değil. Bu gün benim torunlarım, çocuklarım çok farklı bakıyorlar. Gayet de doğal, ben onlara zıt düşmemeye çalışıyorum. Hayatın ne getirdiğinin farkındayım.
Buna değişimin neden olduğunun da bilincindeyim. Ama bu soldaki herkes tarafından aynı biçimde algılanmıyor. Çeşitli nedenleri var bunun. Ben özellikle cinsellik konusunda insanları çok boş buluyorum. İnsanları asıl çözümlere engel olacak bir saplantıya, takıntıya iteliyor. Bu gün sistem bu. Çağımız ‘birey’ diyor. Brecht, “İskender dünyayı fethetti. Peki, bu adam bunu yalnız mı yaptı? Bunun bir aşçısı da mı yoktu?” der. Tarihin her çağında bir anlamda birey var. Fakat kapitalizm bencil birey tipinin dayatmasını yapıyor. Sömürü, soygun düzeninde gemini yürütmeye bak, gerisine boşver diyor. Bu felsefe özellikle Teacher -Reagan döneminde dünyaya pompalandı. Dünyanın hali ortada bugün. İnsanlar sömürüsüz bir dünyayı kurdukları zaman toplumda katılımcı, paylaşımcı, bilinçli gerçek bireyler olarak varolabilecekler.

Aşk insanı bireyselleştiriyor mu?
Aşk bir anlamda özünde bireysel bir olay ama kökleri toplumun yapısında saklı. Çeşitli çağlara göre biçim ve öz değiştiriyor. Bugün çocuklarla masa başında seyredilen televizyonlarda çok şey açık açık konuşulabiliyor, gösterilebiliyor. Buna karşın söz gelimi bir Fatmagül dizisi çeşitli yerlerden çeşitli biçimde çelişkili tepkiler aldı. Aslında o özünde feminist bir film. Fakat biliyor musunuz feminist bir avukat hanım, bildiri okumuş yasaklansın diye. Bu kızımızın feministliğine de hayran oldum, hukukçuluğuna da. Saldırıya uğrayan Beren Saat’in şişme bebekleri yapılmış. Avukat hanım bunu dizinin yasaklanması için gerekçe gösteriyormuş. Bu değerli hukukçuya şu kadarını söyleyeyim ki herhangi bir güzel kadının şişme bebeğini yapıp kazanç sağlanması, bireylere kazançtan başka her şeye gözlerini kör etmeye çalışan bu toplum yapısının ürünüdür, dizinin değil. Avukat hanım dava açacaksa bu şişme bebeği satışa sunanlara açsın. Beren Saat bir röportajında bu hanıma çok güzel yanıt vermiş, onu bir okusun.

Bir milletvekili de “Bu tür diziler sapıklığı teşvik ediyor. Senaristlerin ruh sağlığından şüpheliyim” dedi?
Hani, bir “tesettür” kavgasıdır gidiyor. Asıl, akla karayı ayıramayan “beyni tesettürlü”lerden korkmamız gerek. Halide İncekara adında bir bayan millevekilimiz de bu biçim senaryoları yazanlara ruh hastası tanısı koymuş. Bu çok zeki bayanın resmi de vardı gazetede; kellesi türbansız, gövdesi tesettürsüz. Biliyor musunuz; yıllar yılı neler çekti bu kafadaki yaratıklardan sinemamız? Ne diyeyim? Pek muhterem milletvekili hanımefendi cinsel saldırı konusunda hiç kaygılanmasın, ona kuduz bir erkek itin bile saldıracağını pek sanmam. Bugünkü erkek egemen toplumumuzda, ezilen, aşağılanan, rezilce katledilen kadınlarımız için, hele hukukçu bir feministin yapacağı iş, egemen güçlere sırtını dayamış üç itin yarattığı çirkinliği yansıtan bir filmi yasaklatmaya kalkışmak olmamalıdır. Ama bu ülkede olur. Her konuda ahkam kesmeye düşkün bir köşe yazarı da dizideki saldırı sahnesinden “kıytırık bir saldırı” diye söz etmiş. Filmi taşlıyor aklınca! Kızgınlıkla ölçüyü kaçırıp “Kıytırık bir köşe yazarı” denebilir belki! Çekim nasıl olursa olsun; hiçbir cinsel saldırı olayına “kıytırık” denmez.

Cinsellik konusunda son bir soru.
Bu işi kaptalım artık. Bakın benim 74 yıllık sevgilim kalçasını kırdı yatıyor içerde. Şimdilerde kimse kimseye “Allah bir yastıkta kocatsın” diye beddua etmiyor. Bana herhalde o bedduayı etmişler, (gülerek) edenlerin de ağzına sağlık. Yaşamımız boyu ne yollardan geçtik onunla. İki komünist yoldaş olarak yürüdük. Gerçek mutluluk, bu oldu benim için.