BİR TIK ÖTEDE KİM VAR?


gözünü ekrandan ayırmadan el çabukluğuyla topladı, masadaki tabak çanağı. ezbere hareketlerle tabaklarda kalan artıkları, boca etti salata kasesine.zeytinyağı-limon ve hardal karışımından yaptığı sosu ekmeğini bandıra bandıra bitirmişti; kasenin dibinde kalan üç-beş domates ve salatalıktan ibaretti zaten. sonunda kaseyi de üst üste yerleştirdiği tabakların üzerine koydu, el çabukluğuyla çatal kaşık ne varsa doldurdu içine.bir elinde tabak yığını, diğer elinde ekmek sepeti mutfağın yolunu tuttu.bardakları toparlamak için dönerken, saatine baktı gözucuyla.

10 dakika kalmıştı dizinin başlamasına.meraktan çatlayacak gibiydi…

bir önceki bölüm, adamla kadının bakışlarının kesiştiği an son bulmuştu.

en heyecanlı yerinde, final jeneriğiyle baş başa kalmış; bir araba dolusu laf etmişti yönetmene.

ne zor geçmişti o bir hafta.

ofisteki kızlarla yaptıkları yorumlara ne demeli…

esas oğlanın bakışlarına takılmıştı hepsi de.bir de esas ama ‘kötü’ ve/fakat bir o kadar ‘güzel’ kadının giysilerine.

kadın afrodit’in yaşayan temsilcisi, erkek eros’un simgesiydi adeta.ama…

‘ama’lı bir yaklaşımı da elden bırakmıyorlardı…

özellikle de kadına karşı.eros’un temsilcisi ‘erkek’ti ne de olsa ve ‘n’aaapsın’dı…

o kadındı onu baştan çıkaran.yani baştan çıkabilen bir şeydi eros’un simgesi…

‘öteki’ler girmesin diye her gece kapısına kilit vurduğu biricik evinde, kabul bile sun-a-madığı, onaylamadığı, ait olmadığı başka ‘öteki’ler cirit atıyordu…

neden bu kadar merak ediyordu?

neden saatler, başkalarının sanal hayatları üzerinden biçimleniyordu?

bu esaret neden?

kafasından geçirdiği düşünceler eşliğinde, bulaşıkları makineye yerleştirmiş, masayı çoktan toplamıştı.

salona dönerken aynadaki görüntüsüne ilişti gözü.

irkildi.

rahatsızlık duydu aynaya yansıyan kendisinden.

esas kıza benzer bir yanı olmadığını biliyordu da kendisine de benzemiyordu!yüzündeki ifade miydi toparlanması gereken, dağınık saçı başı mı?

emin olamadı.

doğruca salona attı kendini.

kocası hem ekran başındaki hem de sanal alemdeki yerini çoktan almıştı.oooohhh yanında bir duble rakısı, çerezi...

evin duvarına asılı van gogh imitasyonu kadar sabitti bu görüntü.aynı koltuğa oturur, rakısını aynı sehpaya koyar, dizüstü bilgisayarını aynı şekilde kucağına yerleştirir ve aynı bakışlar iki ekran arasında gezinir…

kendisi de farklı değildi ya neyse.

dizi başladığında o da dizüstü bilgisayarının başındaki yerini çoktan almıştı.

nasıl da ortaktı zevkleri.ikisinin de bir gözü dizüstü bilgisayarda bir gözü ekranda.

elleriyle bir 'tık' öteye, gözleriyle ise fırtınalı aşkların, ulaşılmaz yaşamların, başkalarına ait gerçekliklerin olduğu öteki dünyalara kolayca uzanıveriyorlardı.zahmetsizce…



kolayca…

hiç çabalamadan…

hiçbir şey yapmadan…

en ucuzundan…

kendilerini sessize alarak…

ilişkilerinin 'pause' düğmesine basarak…

kaçarak…

durarak…

susarak…

aynı havayı soluyarak…

….….

ve mutlaka 'tık'layarak…



o dünya mı onları esir alıyordu, yoksa o esaretten istendiğinde bir 'tık' sesiyle kurtulmanın mümkün olduğunu bilmenin getirdiği özgüvenle, onlar mı bilerek esir oluyordu?

her neyse!

eskisi gibi uzun sohbetler yerine 'tık'lıyordu ikisi de…

sinemaya gitmek mi?

amaaaaan!

koltuğuna yayıla yayıla dilediğin dividiyi izlemek varken.hem artık vizyondaki filmlerin bile si-di’si çıkıyor hemencecik.

'tık' basarsın kumandanın düğmesine, en ala film karşında!



şiir mi?

o masanın üzerine birer cephanelik gibi yığılan, neredeyse ezbere bilinen sayfaların yarışırcasına karıştırıldığı, ozanların atışmasını andıran, sabahın nasıl geldiğini anlamadan uzayıp giden, şiir denizinde boğulmaktan son anda kurtulunan dizeler mi?

bir ‘tık’ ötende değiller mi zaten?

oku gitsin, kopyala bitsin.



ya o okunan bir kitabın ardından günler, geceler boyu kıran kırana yapılan tartışmalar…

her tartışmanın sonunda aynı yerde buluşmalar...

ya da buluşamayınca söylediklerini destekleyen bir başka kitap üzerinden düelloya davet etmeler…

veee tatlı bir yorgunluğa teslim olup, günün ilk ışıklarını salaş bir kahvehanede ince belli çay bardaklarındaki tavşan kanı çayı yudumlayarak karşılamalar.

sonunda gelinen nokta işte bu!hepsinin ama hepsinin bir 'tık' ötede olduğu gecelere teslim olmalar.

o doyumsuz geceler, artık binlerce 'tık' uzaktaydı.

bir, bilemedin iki kol mesafesi uzaktaki kocasıyla kaç ‘tık’ vardı aralarında?

“tık, tık” desem duyar mı acaba?

denedi hemen…

“tık, tık” diye vurdu yanındaki sehpaya.duymadı gerçektende!

kendi ‘tık’larına öylesine kaptırmıştı ki, başka ‘tık’lara kapalıydı.yan yana duruyor, diledikleri gibi ‘tık’layarak herkese, her yere ulaşabiliyor ama birbirlerinin ‘tık’ tuşuna dokunamıyorlardı.

gündelik hayatın gerektirdiği ölçüde sohbet ediliyor, ikisi de aynı evde yaşamanın gerektirdiği sorumlulukları yerine getiriyor, gerektiğinde arkadaşlarla birlikte olunuyor, gerektiğinde o arkadaşların önünde ‘sanki’ hiç de öyle değillermiş ve ‘sanki’ çok ama çok mutlularmış gibi davranıyorlardı.

her şey gerektiği gibi gidiyordu yani!

üzeri ahşapla kaplanmış bir metal yığını gibi…

birlikte ama yalnız!

sıcak ama aslında soğuk!

öğretilmiş bir kabulleniş…

sürekli dans ediyorlardı, karşılıklı..

dans mı?

kulağa hoş gelse de ne kötü bir danstı bu!



tartışmıyorlardı bile, hem de hiç!

ne tuhaf!

tartışmayı özlediğini fark etti kadın…

ama öyle sıradan, ucuz yollusundan değil...

adam gibi tartışmanın keyfini hatırladı.

yepyeni pencereler açılırdı kafasında her tartışma sonrası.

daima bir adım öteye giderlerdi bittiğinde.gurur duyardı kadın, bilirdi böylesi birlikteliklere çok ender rastlandığını.

şimdi öylemi ya!

yattık üstüne caaanım ilişkinin…

geçmişten başka anlatacak bir şeyimiz yok birbirimize.

gelecek de zaten kendi kendine geliyor işte.

geleceği konuşabilmek için ortak hayalleri olmalı insanın, ortak beklentileri…

sahi bizim ortak neyimiz kaldı aynı evde yaşamaktan öte?

düşündüüü, düşündü,üçü beşi geçmedi ortak yanı binlerce 'tık' ötedeki kocasıyla…

saymaya başladı içinden:



biiiir: televizyon seyretmek…

ikiiiiii: aynı masada yemek yemek…

üüüüüççç: bilgisayar gezginliği…

döööört: tatile gitmek…

beeeeş: gece aynı yatağa girmek…

altıııı: ?????

altııııııııı: ?????

altııııı…



bu kadar mı?

bir şeyler daha olmalı.

bu kadar olmamalı.



altıııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı…

altıııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı…

altıııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı…

yok!



altıyı bulamıyor kadın.

bu ilişkinin ‘altı’sı yok mu yani?

altı boş mu bunun?

“iyi de ben bu beş maddenin dördünü herkesle yapabilirim!”

“beşinciyi de yalnız başıma yaparım olur biter”



diziden kopmuştu bütünüyle…

esas oğlan da esas kız da umurunda değildi.

“altı”yı arıyordu…

'altı'

hahhhh bulmuştu işte….

kahve!

kahve içmeyi seviyorlardı bir de!



hemen kalktı yerinden.

“kahve içer miyiz?” diye sordu kadın…

gözlerini bilgisayar ekranından çevirmeden teşekkür etti adam.

hep böyle reddederdi, ‘kibar’ca!

kendisi de istemiyordu aslında.

mutfağın yolunu tuttu.

‘altı’ sayısını tekrarlıyordu içinden, "altı da bitmiş” dedi seslice..

içine bir fincan su, iki çay kaşığı kahve koyup, cezveyi isteksizce yerleştirdi ocağın üstüne.

canı sıkılmıştı!

sıkıntıyla karıştırmaya başladı kahvesini…

kırk sağa, kırk sola…

kırk sağaaaaa, kırk solaaaa…

en güzel közde pişermiş kahve, bakır cezvede…

öyle derdi annesi.

osmanlı usulü…

ısı eşit yayılacak ve kırk sağaaaa kırk solaaaaa ha babam de babam karıştırılacak…

38 kere karıştırılırsa 40 kere karıştırılmadığı anlaşılırmış gibi...

o’na da öğretmeye çalışırdı ne zaman mutfakta yakalasa.

“yanlardan fokurdamaya başlayınca köpük fincanlara eşit şekilde dağıtılacak…

sonra bi taşım daha kaynatıp üzerlerine ekleyeceksin…” .

gören kahve pişirmiyor da kuzu çeviriyor sanırdı…



kahvesiyle salona dönerken, “artık elektirikli kahve makinesi almanın zamanı geldi”diye düşündü…

düğmesine basıyorsun ve 'tık' kahve saniyede hazır…

kahve hazır ama altı yok!

altı da bitmiş bunun üstü de…

altı?

altııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı…

altı yok!



elindeki fincanı sehpaya koyup, televizyon kumandasına davrandı.

öteki hayatı kovdu önce.

bir hamlede ‘tık’ diye kapatıverdi televizyonu.

‘kolaymış’ diye düşündü.

sonra hiçbir şey söylemeden sokak kapısına yöneldi.

rahatsızlık duyduğu görüntüsüne aldırmadan, ayağına geçirdiği ayakkabıyla sokağa attı kendini.



derin bir uykudaydı sokak.

ıssız ve sessiz…

ıhlamur kokuyordu...

uzandı, tam koparacaktı ki kıyamadı ıhlamur çiçeğine.

koklamakla yetindi.

bir solukta ciğerlerine çekti havadaki ıhlamur kokusunu.

gökyüzüne çevirdi kafasını.

bulutluydu hava.

bulutlara rağmen göz kırpıyordu yıldızlar.

mevsimini şaşırmış bir ağustos böceği var gücüyle şarkı söylüyordu.

çok yakınındaymış gibiydi sesi...

yaklaştıkça uzaklaşıyordu oysa.

aradı gecenin karanlığında, o ağaç senin bu ağaç benim tek tek baktı her birine.

bulamadı ağustos böceğini.

hiç bulamamıştı zaten.

yine sesiyle yetindi.



ıssızlığın ortasında nasıl da kalabalıkmış sokak!

saatlerce yürüdü.gün ağarmak üzereyken kararını verdi…

yüreğiyle geldiği evden, ağustos böceğinin peşi sıra -bir daha dönmemek üzere- yürüyerek uzaklaştı…