29 Mart 2010 Pazartesi

SEN YOKKEN BİR EKSİĞİZ / ÖZDEN KARAYEL anısına


sensiz geçen ikinci doğum günündü.
14 mart, tıp bayramı!
o gün olamadı biz de 27 mart’ta kutladık, olsun.
ne farkeder ki?
öyle denk geldi.

ilk doğum gününde Tarık çok duygulu bir konuşma yapmıştı…
hepimiz gözümüze bir şey kaçmış gibi yapmış,
sonra da senin sevdiğin şiirlere sığınmıştık.
irfan bağlamasıyla gelmişti o gün.
dibine vurmuştuk türkülerin.

bu kez de kalabalıktık…
o kocaman yüreğinde kendine yer bulan kim varsa çağırmış tarık ve ırmak…
evin doldu doldu boşaldı cumartesi akşamı…
bir sen yoktun!
senden kalan fotoğraflar vardı dört bir yanda; ama sen yoktun işte…
bir doğum günün daha sensiz geçti…

bu kez şiirler okunmadı.
türkü de söylenmedi.
her birimizin boğazında bir yumruk...
sohbetledik biraz.

sevgi yine kızarık gözleriyle gülümsedi bütün gece.
masada yok yoktu, hep öyledir ya sizin sofranız.
senin elin değse bir başka olurdu lezzeti biliyorum ama
aramızda olsan da, o sofra boş kalsa demeden edemiyorum.
sen üzülme diyeydi anlayacağın,
çoğu da yenmedi zaten.

kocaman bir fotoğrafın vardı salonda.
ağız dolusu gülüşünle baktın durdun bütün gece…
beni çileden çıkaran o peygamber tavrın yine oturmuştu yüzüne…
nasıl kızdırmak istedim seni bilsen.
hiç tanış-a-madığım öfkeni görmekti niyetim…
bir kez olsun sesini yükseltmendi istediğim…
hani bunu becerebilsem sanki fotoğraftan fırlayıp geliverecekmişsin gibi…
öyle hissettim…

sonra o acımasız gerçekle yüzleştiğimiz geceye gitti aklım!
o geceyi düşündüm.
beynimizden vurulmuş gibiydik.
film karesi gibi gözümün önünden geçti hepsi.
senden başka her kesin yatıştırıcı bir ilaca sarılışı…
senin her zamanki metanetli, sakin ve –asıl yatıştırılması gereken sen olduğun halde- başkalarını yatıştıran tavrın.
bir tek gözlerin eleveriyordu içindeki fırtınayı;
ilk kez kaygılıydı bakışların ne kadar gülme efekti versen de.
sen fırtınanı içinde yaşamayı seçmiştin her zamanki gibi.
ve biz çaresiz boyun eğdik hep birlikte,
görmezden geldik.
tırmalamak, kaşımak istemedik.
seçimi öyle yapmıştın, sustuk!

fikrini değiştirme ihtimalini de göz ardı etmedik ama…
fırtına estireceğin güne dek elinin altında dolaşıp durduk nafile bir çabayla.

sonunda baş başa kaldığımız bir gün kırmayı başardık benliğini hapsettiğin cam fanusu!
hatırlar mısın sen aramızdan gitmeden birkaç ay önceydi.
ağlattım seni!
bile bile.
ağlattım çünki taşıdığın yükün ağırlığıyla gitmeni istemiyordum,
ağlattım çünki başkalarına adadığın hayat elinden kayarken bile kendini hiçe sayıyordun…
ilk kez ama ilk kez samimiyetle anlattın o gün…
“kimse bilmesin” dediğin hiçbir şeyi kimse bilmedi, gözün arkada kalmasın.

sen gideli beri ilk kez girdim evinin –gerçi artık başka bir evdeler ama- kapısından.
öncesini sorma işte, gidemedim!
dertleştiğimiz, sohbetlediğimiz koltuklar vardı ya hani,
dar geldiler nedense…
böyle miydi bunlar daha önce de?

balkona kaçtım…
çiçeklerin karşıladı…
sen vardın her yerde.
bir içeri bir dışarı dolandık durdk evin içinde.

ırmak büyüdü, serpildi.
sana yaptığı kaprislerden eser yok.
gözleri aynı sen.
tarık dersen, çok zor günlerden geçti.
o da senin gibi…
içinde fırtınalar kopuyor biliyorum
gözlerindeki maskeli gülüşten anlıyorum
o’nu ağlatmak çok zor onu da biliyorum.
belki sen yapardın!
ama emin ol hayat her şeye rağmen kendi bildiği yolda akıp gidiyor…

güzel yürekli dost…
sonradan filizlense de seni tanımak, sırdaşın olmak ayrıcalıktı benim için.
ve bilesin;
sen yokken bir eksiğiz hepimiz…