21 Ocak 2013 Pazartesi

"Orda hava nasıl Birand?"

Buralarda biraz bulutluydu hava sen giderken…
Doğan Tv binasının önünde toplandık önce.

http://www.cnnturk.com/Yazarlar/Goksel.Goksu/Orda.hava.nasil.Birand/129.6712/index.html

Seni bu binanın önünden uğurlayacağı kimsenin aklının köşesinden geçmezdi…
Benim de geçmemişti.
Ama bizim meslek böyle işte…
Kimsenin hayal bile edemeyeceği yerlerde hep biz oluruz!

Bana kısmetmiş, ben yaptım Doğan Tv önünden veda yayınını!
Hani makam aracının yanaştığı merdivenler var ya, binanın girişindeki;
Yine oradaydın!
Ama bu kez arabada değildin, insanın dili varmıyor işte söylemeye.
Ben hava bulutlu dersem biliyorum ki anlayacaksın ne demek istediğimi.
Hava bulutlu buralarda Birand, çok bulutlu!

Yayında da söyledim ya, duymuşsundur belki; hani bi yerlerden çıka gelip karşımıza dikilecekmişsin hissi vardı üzerim-iz-de.
Hava öyleydi yani!
Yine gülümseyerek "N'aber kız?" deyip, uzattığım mikrofonu geri çevirmeden kendine dair birkaç şey söyleyecekmişsin gibiydi!

Söz havadan açılmışken, o güne dair bir sır paylaşacağım seninle…
Bizim işimiz biraz da "herkesin baktığı yere bakıp, kimsenin görmediğini görmek" tir ya!
O buluta inat bir ara güneş açtı ve o güneşi farkeden iki kişiye takıldı gözüm.
Cemre ve Umur Birand'a
Cemre Birand güneşi görünce gözünü oğul Birand'a çevirdi.
Umur'a yani.
Umur da sanki annesinin bakacağını bilirmiş gibi aynı anda çevirdi kafasını ona.
Göz göze geldiler.
O kalabalıkta tek kelime etmeden başladılar konuşmaya.
Cemre Birand tebessüm dolu bakışlarıyla önce güneşi işaret etti, sonra aynı bakışlar ışığın huzmesini izleyerek senin içinde olduğun tabutu gösterdi ve tekrar Umur'a döndü.
Gösterdiği Güneş'in o kalabalıkta yalnız seni aydınlatıyor olmasıydı.
Hakikaten öyleydi.
Bulut aralandı, Güneş aradan kafasını uzattı.
Tam yerine dönecekti ki Cemre Birand'a yakalandı.
O da oğluna gösterdi ve Umur gözlerini sıkıca yumarak verdi cevabını.
Sanırım o sırada hem kucaklaştılar hem de 'Anladım' demiş oldu.
Üçünüz buluşup bir şeyler konuştunuz o kalabalıkta.
Umur bi ara gözlerini kapatmış, yüzünü güneşe vermiş gülümsüyordu, artık ne dediyseniz ona?

Ve Mehmet Ali Birand bir fotoğraf karesinden ağız dolusu gülümseyerek yine her zamanki gibi dikkatleri üzerine çekmişti!
Bunlar olurken gözler o fotoğraftaydı...

Herkesin Birand'ı kendine...

Sonra bir yandan yayın yapıp bir yandan çevreme baktım.
Zor bir yayındı.
İnsan ne diyeceğini bilemiyor.
Mikrofonu diğer öğrencilere uzatıyor ama ne dediklerini dinleyemiyorum.
Bana söylediğin "Senin başarın karşındakini iyi dinleyip, söylenenler üzerinden soru sormanda yatıyor" sözleri kulağımda çınlıyor.
Dinlemek istiyorum, olmuyor!
Kimin ne dediğini hatırla-ya-mıyorum!
Kendi sözlerim de aklımda değil...
Tek hatırladığım uğurlamaya gelen herkeste varlığını hissettiğim o ortak duygu.
Özel olma hali.
Kimi görsem yanındakine senin gözünde edindiği o özel yeri anlatma gayretinde.

Kimi 40 yıl önceye gidiyor anlatırken kimi 30 kimi 10 kimi 3 ya da 5...

Öyle miydi sahi?

Tüm kadınların kendisini 'prenses' ve tüm erkeklerin kendisini 'prens' zannettiği dünyadan sesleniyorum Birand, sahiden her birimiz özel miydik ?

O sorunun cevabı sende gizli.
Bizim açımızdan ise gerçek şu:
Mehmet Ali Birand'ı ekran başında izleyenlerin Birand'ı farklıdır.
Kimi sevdalısıdır, çok sever, 32'nci Gün tutkunudur.
Kimi nefret ediyordur ve o ekranda '-e' dedikçe yerinde zıplar.
Ama illa ki hepsi oturup Birand izler (-di)...
Evlidir, bir çocuk babasıdır.

Oysa bizim Birand'ımızın onlarca çocuğu var.
Elbet Umur'un yeri bambaşkadır ama bizler de çocuklarıydık O'nun.

As kadroyu 32. Gün ekibi oluşturur.
Her biri 'marka'dır.
Ali Kırca, Cüneyt Özdemir, Mithat Bereket, Çiğdem Anad, Can Dündar, Ahmet Sever, Rıdvan Akar…

Onlar bizlere göre daha şanslı olanlar belki de.
İçten içe Birand ile o dönem tanışmamış olmaktan dolayı hayıflanırız.
Tatlı bir hayıflanmadır o!
Tıpkı Hasan Cemal'in, Cengiz Çandar'ın, Birand onlara haber atlattığında duydukları hayıflanma gibidir.
Sonrasında gülerek, gülümseyerek temize çekilir geçmişin iz bırakan an'ları, anıları.

Ve bizler…
As kadroda yer almadık belki ama daima assolist gibi hissettik kendimizi.
Yanlış anlaşılmasın, assolist olduğumuzdan değil Mehmet Ali Birand öyle hissettirdiğindendi bu !

İşin aslı şu ki!
Söyleyecek sözü olan herkesin bir Birand'ı var bizim camiamızda.

Herkes Birand'ın gözünde -iyi ya da kötü- diğerlerinden daha özel olduğunu düşünür.
Düşünür çünkü hepimize elindeki sihirli değnekle bi dokunmuşluğu var.
Şöyle bakınca, hepimiz hem yeri geldiğinde fırçamızı yemiş önümüze bakmışız, hem yeri geldiğinde bayrak açıp -haber için- savaşmış Birand'ın ışıltılı gülüşüne mazhar olmuş, aferin'imizi de kapmışız.

Benim Birand'ıma gelince...
Benim idolüm sanırım en çok sahaya indiğinde muhabirliği asla elden bırakmayan, kendi öğrencisiyle bile yarışan, yarışın en kızgın anında bile bilgisini esirgemeyen, 'haber'i karşısındaki stajyerle bile tartışan, tartışabilen ve yıllarını verdiği o 'haber' maratonunda herkese ders verebilecekken 'öğrenci' kalabilen 'öğrenci' kalmanın erdemini hem bilen hem öğreten bir 'Ağabey' Mehmet Ali Birand…
Güle güle ağabey!
Bizim meslek böyle işte, ne uyandığımız sabahlar aynıdır ne gözümüzü yumduğumuz akşamlar!