20 Temmuz 2010 Salı

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE YAŞAM - 2

"halı dokuma tezgahları alev alev"

"dört yıl dağdaydım, sonra da 11 yıl içerde yattım"...
kara yağız, 30 - 35 yaşlarında bir adam karşımda oturan.
yanında 5 - 6 delikanlı daha var.
hepsi de ağzının içine bakıyor adamın.
ağzından çıkan her sözü onlar da tekrar ediyor.
belli ki kara yağız adamın sözü geçiyor burada.

yüzünde alaylı bir ifade var, bıyıkaltı bir gülüş.
karşısındakini küçümseyen bir edayla konuşuyor...
konuştuğu kişi ben değilim, kameraman arkadaşım serdar çetin...
konuştuğu da denilemez, o anlatıyor, serdar dinliyor.
aslında az önce bana anlatmaya çalışıyordu,
bölgedeki tüm olumsuzlukların, bölgeye ilişkin çıkan tüm olumsuz haberlerin temsilcisiymişim gibi davranıyordu...
yanındakiler de öyle.
tepeden bakarak!

karşılıklı bir atışma başladı önce...
bölgeye bir heyeti temsilen gelmediğimi anlattım.
bunları söylerken ben ona ait olduğunu sandığım masada çoktan düzenimi kurmuş, haber derdine düşmüştüm.
diyarbakır'ın lice ilçesine bağlı yaprak köyü'nde ateşe verilen halı tezgahlarının haber metnini yetiştirmeye çalışıyordum.
konuşmasını engellemiş, "önce haberi bitireyim sonra devam ederiz" demiş, hatta üstüne bir de çay istemiştim bile.

aslında haberi köyde de yazabilirdim...
ama ne mümkün!
herkesin derdi ortak olmasına karşın, köylülerin her biri 'o'anlattığında mesele daha iyi anlaşılacakmışçasına konuşmasını sürdürdüğü için kendime sakin bir yer aramak zorunda kaldım.
ve köyün yaklaşık iki km. ötesindeki bu benzinciyi de öyle bulduk.

merkezden gelen telefon yönlendirmişti bizi köye...
pkk'nın köydeki halı tezgahlarını ateşe verdiği ve bir an önce oraya ulaşmamız gerektiği söylenmişti.
hem haberi hazırlayacak, hem de akşam bülteni için canlı yayın yapacaktık.
lice, diyarbakır'dan 90 km. ötede.
hemen yola düştük...

köye ulaştığımızda ilk işimiz muhtarı bulmak olmuş, köylülerle röportaj yapmış, yakılan tezgahları görüntülemiş ve 17.30 bültenine yapılacak bağlantı öncesi haberi yetiştirme telaşına düşmüştük.
bir yandan haberi yazarken kara yağız adamın söylediklerine de kulak kabartıyordum.
çünkü uyarım üzerine yüzünü serdar'a çevirerek konuşmasını sürdürse de, aslında bana anlatıyordu...

sonunda o kazandı...
amacına ulaştı ve ilgimi yeniden kendisine çevirmeyi başardı...
başardı çünkü lafın bir yerinde "o halı kursunda fuhuş yapılıyordu, ondan yakılmıştır" dedi.
dedi ve bu sözler gözlerimden alev fışkırmasına yetti...

fuhuş yapıldığını söylediği yerden ayrılalı daha 15 - 20 dakika olmuştu.
yaşları 13 - 15 arasında değişen o kız çocuklarıyla yeni konuşmuştum...
öylesine ağırdı ki omuzlarındaki yük...
küçücük omuzlar şimdiden yorgun düşmüş gibiydi.
ve bu çocuklar fuhuş yapmakla itham ediliyordu.
üstelik halı tezgahlarını yakanlarla aynı ağzı kullanıyordu kara yağız adam...

fuhuş yapmakla itham edilen kızlar, halı dokuyordu.
ipek halı.
lice kaymakamlığı'nın açtığı atölyede üretilen ve her biri milyonlarca liraya satılan o halılar karşılığında, çocukların aylık kazancı 250- 300 lira arasında değişiyordu.

kimsenin umursamadığı asıl yangın çocuk yaştaki kızları kasıp kavuruyordu aslında.
yoksulluğun, eğitimsizliğin pençesinde evin geçimini üstlenmişti her biri.
aralarında değil ilköğretimde okuyan, ilkokulu bitiren bir kişi bile yoktu.
diyarbakır'ın 90 km. ötesinde aileler çocuk yaştaki genç kızların ayda kazandığı 250 - 300 lirayla geçimini sağlıyordu.

işte onlardan birisinin anlattıkları: "hiç okula gitmedim ama evde kendi kendime okuma yazma öğrendim. okula biraz maddi durumdan gidemedik. çalışıp eve katkımız olsun diye. ailede benden başka çalışan yok. abim okul okuyor, babam da hasta... evde bir tek ben para kazanıyorum."

kısacası o tezgahlar onların da ailelerinin de ekmek teknesi...
bu yüzden tezgahlarla birlikte ipek halılarını da ateşe verenlere ah ediyor, "allahından bulsunlar" diyorlar.

diğer yandan 'fuhuş' değil ama bölgede 'tecavüz'ün varlığı da bilinen bir gerçek ...
1990'lı yıllarda özellikle korucuların tecavüz ettiği kız çocuklarının, kadınların pek çok kez izini sürmüş, defalarca haberini yapmış bir gazeteci olarak, 2010 yılında hala bir arpa boyu yol katedilememiş olması ihtimali bile gözlerimden alev fışkırmasına yetmişti...

o bakışla döndüm kara yağız adama...
sert bir ifadeyle, "onlar fuhuş yaparken siz ne yapıyordunuz?" diye sordum...
cevap vermesine fırsat tanımadan yüzündeki gülümseyişi silmesini söyledim...
yanındakilere de.
şaşırdıkları belliydi ve devam ettim, "o çocuklar orada fuhuş yaparken iki km. ötede siz olan biteni izlemekle mi yetindiniz. bence bu onların değil sizin namusunuz. eminim hepinizin karısı, annesi, kardeşi ya da çocuğu var... o kızlara neden sahip çıkmadınız peki?"

ortalık sus pus olmuştu.
şimdi bırakın da haberimi yazayım deyip döndüm önüme...
sahiden sinirlenmiştim.

haber metnini tamamladığımda, kavun ve karpuz ikramıyla karşılaştık.
bu aynı zamanda barış çubuğu tüttürdüğümüz anlamına geliyordu.
doğrusu 48 derecelik kavurucu sıcakta ikram edilen buz gibi kavun karpuz hepimize ilaç gibi gelmiş, gergin hava tümüyle dağılmıştı.
aynı hızla köye döndük.

döndüğümüzde, tezgahlarının bulunduğu ve ateşe verilen tek katlı binanın önünde canlı yayın aracı yerini çoktan almıştı. köylünün yangın izlerini olabildiğince silinmeye çalıştığı tezgahların başında, bir kaç saat önce muhtar ali kuş'un anlattıkları yankılanıyordu:

"gece saat 11'i geçiyordu geldiklerinde. bir taksi buraya gelip dört kişiyi bırakıp gidiyor. buraya gelip hocayı (halk eğitim merkezinde halı kursu veren öğretmen) sıkıştırıyorlar. hoca 'kimliğinizi çıkartın, kapıyı açalım' diyor. gelenler polis olduklarını söylüyorlar. 'polis olsanız da kimliğinizi çıkartın, size kapıyı açayım' diyor, onlar da 'biz pkk'lıyız içeriyi yakacağız. siz akp'lisiniz' diyorlar. ve kapıyı açıp ateşe verip gidiyorlar."

ilk anlatılanlar böyleydi. gelenler köylüyü akp'li olmakla suçlamış...
yaklaşık 250 oyu olan köyden son seçimlerde akp'ye çıkan oy 128.
bu yangını pkk sonradan üstlendi de...
gelenleri gören yalnızca öğretmenler değil... yangın çıkardıktan sonra ellerini kollarını sallayarak uzaklaşan pkk'lılar köyün gençlerine gözdağı vermeyi de ihmal etmemiş.

hasan kazat, onlardan birisi:
"saat 11:00 civarıydı. geldiler, akp'lileri sordular. 'köyde akp'liler varmış, onları buradan kaldıracağız. akp'lilerin ne işi var köyde' dediler ve sinirli bir şekilde dolaştılar. yaktıktan sonra bizim yanımıza geldiler. 'akp'lileri öldüreceğiz, çekip gitsinler' dediler. sonra baktık ki kursu ateşe vermişler. ondan sonra çekip köyden gittiler. biz dört kişi olduklarını gördük. gitmeden önce bayağı bir sinirlendiler. neye sinirlendiklerini bilmiyorum çakmağı yere vurarak en çok 'köyde akp'liler varmış, ajanlık yapıyolarmış' dediler."

hasan kazat'ınanlattıkları bununla sınırlı değil.
gelenlerin öfkeyle söyledikleri sözlerden biri de kursta fuhuş yapıldığı iddiası!
ama kazat bu iddiayı lafın arasında söyleyip konunun üzerini kapatmayı tercih ediyor.

kazat'ın asıl derdi ekmek...
başbakan tayyip erdoğan'a kızgın. en çok da televizyon ekranlarına çıkıp da istanbul'a yapılan yatırımları anlatıyor olmasına kızıyor: "sayın başbakanımız istanbul’da proje çiziyoruz diyorlar. o kadar proje çizebiliyorsanız, gelin buranın projesini çizin. burada iş yok, aş yok, herkes kendi tarlasından çıkan bir teneke buğdayla geçiniyor. burada bir fabrika açıldı, onu da kapattırdılar. herşey batı tarafından değil eğer burası bir ülkeyse burayı da İstanbul gibi tutman lazım. bugün çözüm çözüm diyorlar nedir bu çözüm?"

köyde, eğitim yok!
para yok!
iş yok!
aş yok!
ve su da yok!

aslında köy-des projesi kapsamında bütün köylere hatta mezralara bile su gitti.
ve tabii lice'nin yaprak köyü de onlardan biri...
ama bir kaç yıl önce su taşımaktan kurtulduğuna sevinen kadınlar, bu gün çeşme bile değil, hortumla köy meydanına kadar zoraki getirilen suyun başından ayrılamıyor...
döşenen borular tıkanmış, özel arazi sahipleri tarlasından geçen su üzerinde hak iddia ettiği için köylüden para istiyor. köylüdeyse ne para var ne pul!

bizleri karşısında görünce, 75 - 80 yaşlarındaki bir köylünün karşı köyden bile duyulacak gür bir sesle haykırması bu yüzden. sanki ne kadar bağırırsa o kadar duyulacakmış gibi haykırıyor: 'ben' diyor, su istiyorum... "altı aydır su yok, tuvalete gidiyorsun kokuyor. biz devletten su istiyoruz başka bir şey istemiyoruz. kimse bize bakmıyor para varsa hayat var, yoksa yok, ölmüş. camiye gidiyoruz su yok eve gidiyoruz su yok, herkes başka parti söylüyor. bizim o partilerle alakamız yok. biz su istiyoruz..."

havada atmak zorunda kaldığımız turun ardından 09.00 sularında diyarbakır'da olmamız gerekirken, uçak piste saat 11.00'de iniş yapabilmiş ve kapının açılmasıyla yakıcı sıcağı suratımda hissetmiştim... ısıdaki artışta yalnız güneşin yaydığı enerjinin değil, bölgede son dönemde giderek artan gerilimin de payının olduğunu anlamak uzun sürmedi.

ve beynime giden uyaranlar, "sıcak bölge", "sıcak bölge", "sıcak bölge"!!! sinyali veriyordu.
deli bir sıcak (özellikle benim gibi sıcak sevmeyen biri için), gölgede 48 derece...
daha apronda yürürken "bu sıcak, bana iş yaptırmaz" diye düşünmeye başlamıştım.
enerjim daha başlamadan tükenmiş gibiydi.
toparlanmam çok uzun sürmedi...
güneşin yaydığı ısı yaşananların harareti karşısında etkisini yitirmişti bile...

devam edecek....