1 Ağustos 2010 Pazar

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE YAŞAM - 4

silahların gölgesinde yaşamın dördüncü bölümünü yazmak için kolları sıvamışken kendimi hatay'ın dörtyol ilçesi'nde buldum.
dörtyol'daki başlık da aynıydı!
değişen yalnızca mekan oldu.
bu kez de dörtyol'da silahlar konuşmuş, kendisini silahın gölgesinde bulan ilçede bir gecede hayatın akışı değişmişti...
anlatacak, paylaşacak çok şey var...
sıra oraya da gelecek...
şimdilik kaldığım yerden devam ediyorum.


diyarbakır ticaret odası'ndan çıktıktan sonra kameraman arkadaşım serdar çetin'le birlikte sokaklara düştük.
sokaklardan yükselen ses çoğunlukla yol göstericidir benim için.
mikrofon uzatırken ortalama görüşü yakalayabilmek için olabildiğince farklı görüşleri yakalamaya çalışırım.
çoğu kez kent merkezlerinden yükselen sesle ilçe, köy ya da beldelerden yükselen sesin ortak paydaları ya da farklılıkları ortaya bir yol haritası çıkarırken önemli bir göstergedir.

ayrıca diyarbakır'ın diğer güneydoğu ve doğu illerinden farklı bir yanı var.
bu sokaklarda karşınıza çıkan manzara bölgenin bir özeti gibidir.
bu sokaklar endişeliyse; bu benim gözümde diğerlerindeki endişenin katmer katmer arttığı anlamını taşır.
bu sokaklar karışmışsa diğerlerinde yer yerinden oynuyordur.
bu sokaklar sakinse bölgede sakin bir hava eser.
en az dört seçim izledim bu sokaklarda ve yaptığım çalışmaların hiç birinde öngörülerimin aksini gösteren bir sonuçla karşılaşmadım.
parametreler üzerine kafa yorulduğunda bu kentin yadsınamaz bir öncü kimliği var.
ben bu kimliğin gözardı edilmemesinden yanayım.

işte sokaklara bu anlayışla yönelmiş ve öncelikle bölgede son dönemde artan çatışma ortamının, tırmanan gerginliğin diyarbakırlıları nasıl etkilediği sorusuna cevap aramaya başlamıştım.
hemen herkesten duyduğum sözler aynıydı:
"biz öncelikle akan kanın durmasını istiyoruz. yani insanların ölmesini istemiyoruz. açılım sürecinin devam etmesini istiyoruz. kalıcı bir barışın sağlanması gerekiyor türkiye'de. o yüzden savaşın bir an önce durmasını istiyoruz."

akan kanın durmasını isteyen o sokaklarda göze çarpan ilk duygu tedirginlik.
tırmanan gerilimin yol açtığı tedirginlik!
bir de koşulların böyle devam etmesi halinde 90'lı yıllara dönülmesi ihtimali korkutuyor sokakları...
kimi o yıllara dönülemeyeceğine olan inancını dile getirse de ağızlardan dökülen sözler, bu inancın daha çok temenni olduğunu anlatmaya yetiyor:
"korkumuz var evet... yani öyle görünüyor. çünkü genelkurmay başkanlığı'nın söylediği bir açıklama var mesela, 'sözün bittiği yer'(*). biz biraz tedirginiz gerçekten yani biraz yumuşak davranması gerekiyor"

ortak kanı, güneydoğu'daki savaş ortamının yoksulların sırtıdan nemalandığı yönünde. "zengin çocukları da bölgede askerlik yapıyor olsa bu savaş çoktan biterdi" diye düşünüyorlar. işte bir kaç örnek:
"zenginlerin bir kaçının çocuğu acaba cephede olsaydı, böyle devam eder miydi? devam etmezdi. milletvekillerinin çocukları orada olsaydı acaba bu devam eder miydi? barış olmaz mıydı? barış olsaydı daha iyi olmaz mıydı? rahat rahat herkes bir lokma ekmek yeseydi daha iyi olmaz mıydı?"

bir başkası:
"tedirginiz... ölen de fakirlerin çocuğu, öldüren de... zenginlerin çocuklarından orada kimse yok! milletvekillerin çocuklarından kimse yok. biz istiyoruz onların çocukları da oraya gitsin, onlar da bilsin bu fakirler ne acı çekiyorlar"

yine bir başkası:
"başbakanın oğlu da buraya gelip askerlik yapsın, cumhurbaşkanın oğlu da gelsin, genelkurmayın da gelsin, bakanların çocukları da gelsin... niye bunların çocukları gelmiyor ki buraya askerliğini yapmaya? hepsi fakir fukara çocuğu buraya gelip askerliğini yapanların. niye başbakanın oğlu gelmiyor? niye cumhurbaşkanın oğlu gelmiyor? e nerde avrupa'da okul okuyor. gelip güneydoğuda okul okusun!"

sokakları inleten bir başka sorun da aş ve iş derdi.
bir de son dönemde dağa giden gençlerin sayısındaki artış.

"ben şahsen kendi adıma diyeyim, 18 yıllık memurum. şu an boştayım. neye karşı kendi görevimden oldum? kim attı? bu ak parti'nin şeysinden oldum" diye yakınan bir ses hemen bir başkası karışıyor:
"dağlara çıkmanın sebebi, siyasetteki tıkanıklık. yani siyaset tam olarak işlev yapmadığı için. yani eğer bu gün siyasette kürt sorunuyla ilgili güzel adımlar atılırsa, dağa çıkma yolları kapanır. ama görüyoruz, ne yazık ki görüyoruz siyasetçiler mesela akp - chp bunlar ne yapıyor? birbirleriyle oturup konşumuyorlar. yani güzel bir diyalog sağlasalar bu gün akan kan da durur. yani güzel bir barış olur"

bu noktada küçük bir parantez açalım ve bir noktaya açıklık getirelim.

ülke genelindeki "terörist (**)" algısının güneydoğu ve doğudaki karşılığı "gerilla (**)"...
dağdakilere 'terörist' dediğiniz anda konuşma ya sona eriyor ya da sertleşiyor.
bu iki farklı tanım, tarafların ortak zeminde buluşup konuşmasının önündeki en büyük engel.
zira şehit cenazalerinde akan gözyaşının sorumlusu olan pkk'ya terörist demek, onlar için kendi çocuklarının ölümünü kutsamakla eş anlamlı...
son dönemde dağa çokışlarda artış olduğu konuşuluyor.
artışın boyutlarını sayıya dökmek olanaklı değil.
zira gençler dağa giderken davul zurnayla uğurlanmıyorlar.
konuştuğunuz her anne babanın korkulu rüyası olan bu gerçek, ailelerin elini kolunu bağlıyor.
çoğunlukla ortadan yokoluyor ve bir daha aileleriyle temas kurmuyorlar.
kuruyorlarsa da bunu kimse başkalarıyla, özellikle de bizlerle paylaşmıyor.
kimi de çocuğunun eğitim için azerbaycan gibi türki cumhuriyetlere gittiğini sanıyor ama günün birinde gelen ölüm haberi aslında çocuğunun dağda olduğunu acı bir biçimde anlatıyor.
kısacası çocuklarının dağa gitmesini önleyemiyorlar.
ama ortada bir de paradoks var.
aynı evin çocuklarından biri askere biri dağa gidebiliyor...
üstelik bunun pek çok örneği var...
dahası, bölgenin de vazgeçilmez bir gerçeği.
aynı anne dağdaki oğlunun ölüm haberini alabildiği gibi, askerdeki oğlunun ölüm haberini de alabiliyor!
yani onun çocuklarına gelecek kurşunun adresi belirsiz...
bu noktayı anlatmakta ben de zorlanıyorum ama kısacası şu: buralarda çocuğunu kaybeden bir anne için ölümün kendisidir aslolan... nedeniyle, niçiniyle ilgilenmeden, sonucun yaşattığı cehennemde kaybolup gider gözyaşları.
ama bu gerçek doğulu annelere özgü bir dram.
söz konusu olan ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan anneler ise bu paradoks geçerliliğini yitiriverir.
zira o annelerin çocuklarının gittiği tek yer asker ocağıdır ve oğlunun 'şehit' olduğu haberi geldiğinde kurşunun adresi de beraberinde gelir: pkk
aynı cehenneme akar onun da gözyaşı...
yakar, kavurur, önce nefrete dönüşür ardından intikam tohumlarını yeşertir...

bütün bunları neden anlattım?
katılsak da katılmasak da ortada bir fotoğraf var.
bölgeden yükselen sesleri fotoğraf karesinde bir yerlere yerleştirmek isteyen olursa, çorbada tuzum olsun dedim...

şimdi anlattıklarımın ışığında bakalım, diyarbakırlıların dillendirdiği ve/fakat bölgede nereye gitseniz duyacağınız sözlere:

"şimdi bu dağdaki arkadaşlar, bu güneydoğunun çocuklarıdır. bunlar öldüğü vakit, onun anası babası akrabası biz barış istiyoruz diyor. bu kanı durdursunlar. peki öbürlerinin çocukları öldüğü vakit onlar neden barış istemiyor? onlar da kürtler gibi desin ki biz de barış istiyoruz. o zaman çözüm çözülür bence"
başka bir ses:
"vatan hepimizin vatanı. bizim çocuklarımız öldüğü zaman, bir gavuru öldürdük deniyor da bir asker öldügü zaman şehit oluyor? o da kardeşimiz o da kardeşimiz... herkes bu türkiye cumhuriyeti'nin vatandaşı. bu bayragın alftında yaşıyor. yani bölünmek istemiyoruz"
daha başka bir ses:
"biz ayrı devlet istemiyoruz kesinlikle, bu kanın durmasını istiyoruz. bu kan durmadıkça dağa çıkşlar engellenemez, mümkün değil. yani düşünün benim çocuğum dağda öldürelecek, ondan sora işte efendim vay açılımış vay saçılımmış, yani gelin birlikte yaşayalım, olur mu o acımı dindirebilir misiniz? hayır mümkün değil. amcamın oğlu askerde şehit düştü niye ona şehit de dağdaki diğer amcamın oğlu öldürüldüğünde o terörist? yani bu muamele niye? o da amcanın oğlu, o da amcamın oğlu. farkları ne? ikisi de kanımdan değil mi? yok birini reddedeceğim, diğeri askerde öldüğü için sahiplenecğim. öyle şey olur mu? yani mümkün değil"
ve kadınlar...

"korkuyoruz, böyle olmasın istiyoruz. bu savaş olmasın, barış olsun. iş yok, güç yok, millet hep boş. burası da her yer gibi olsun, güzel olsun, batı tarafı gibi olsun. burada hiç bir eğitim yok, bir şey yok"

"korkuyoruz tabi bu savaş dursun. bu kan dursun hepsi evladımızdır, hepsi kardeşimizdir. artık yeter biz barış istiyoruz, huzur istiyoruz yeter artık. onların elinde sus dese susarlar. yeter asker de ölüyor, bizim o da ölüyor. hepsi bizimdir yani, aramızda yabancı kimse var m? almanya almanyadadır, isviçre isviçrededir..."


burası diyarbakır sokaklarıydı...
diyarbakır'da bundan üç beş ay öncesine kadar bu sesler yükselmiyordu.
ama artık endişe ve korkunun sesini duyuluyor.
duyulan sesler kimilerini ürkütmüş, tedirgin etmiş ya da koltuğunda zıplatmış olabilir.
ama etkisi ne olursa olsun bu topraklardan böyle sesler de yükseliyor ve biz kulağımızı tıkadığımızda yok olmuyorlar...

devam edecek...



(*) 06 Temmuz 2010 tarihinde, genelkurmay başkanı orgeneral ilker başbuğ, star televizyonu'nda yayınlanan 'arena' programında, gazeteci ağur dündar'ın sorularını yanıtlamıştı. başbuğ adı geçen programda son dönemde tırmanışa geçen gerilimli ortamı değerlendirirken, "terör örgütü son eylemleriyle halk üzerinde karamsarlık yaratmak istiyor. bu büyük bir yanılgı. böyle bir oyuna gelmeyiz" demiş ve kuzey ırak'taki kürt yönetimini uyararak, "artık sözün bittiği yerdeyiz" ifadesini kullanmıştı.

(**) terörist ve gerilla kavramlarının tanımı ayrı bir tartışma konusu olduğundan, bu yazıda adı geçen kavramlara hiç bir anlam yüklenmemiştir. iki kavramdan da söz ederken -yorumsuz bir dil kullanılmış ve - türkiye genelinde ve bölgede kabul gören tanım kastedilmiştir.