2 Ağustos 2010 Pazartesi

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE YAŞAM - 5

diyarbakır'daki çalışmayı tamamladıktan sonra yeniden yola koyulduk.
ikinci durak cizre'ydi.
tabi cizre'ye giderken mardin'e uğramamak olmaz!
mardin kalesi'nin eteklerine kurulu olan bu antik kentin hemen her noktası çocukluk anılarımla dolu.
ama dikkat! asla ve kat'a sonradan kurulan "yeni mardin"den söz etmiyorum.
benim sözünü ettiğim ortasından geçen ana caddesi dışında merdivenler ve rampalardan oluşan, arabaların giremediği merkeplere teslim olmuş ara sokaklarla bezeli, bin yıllık tarihi evleriyle "eski mardin"...
bu şehir ayrı bir yazı konusu...
mardin'e uğrayıp, içinde kendimi kaybettiğim mardin gümüşevi'ni de ziyaret ettikten -ve her zamanki gibi iflas ettikten- sonra güneydoğu'nun bir zamanlar bermuda şeytan üçgeni kabul edilen cizre - silopi - şırnak hattına doğru yol almaya başladık.
gün boyu sıcağın da etkisiyle boğazımızdan geçen tek gıda meyve olmuştu.
kayısı, üzüm ve mutlaka buz gibi karpuz...
ekip arkadaşlarım bu durumdan şikayetçi görünmüyor olsa da buldukları ilk fırsatta dürüm yediklerini görünce, duruma nezaketen katlandıklarını farkettim... yine de seyehat boyunca ne onlar yakındı ne de ben normal yemek teklifinde bulundum.
cizre'ye ulaştığımızda. şırnak baro başkanı nuşirevan elçi bizi bekliyordu.
röportaj sonrası birlikte baro'nun lokaline geçerek karpuz - peynir klasiğine havuzbaşına atılan bir masada yine devam ettik...
ama tabii önce röportaj...
röportajın yapıldığı cizre 90'lı yıllarda faili meçhul cinayetlerin işlendiği, kimsenin hava karardıktan sonra sokağa çıkamadığı, ölüm kuyularıyla gündeme gelen bir ilçe.
daha önce "ölüm kuyuları" adlı dosyayı çalışırken cizre başta olmak üzere silopi ve şırnak'ta detaylı bir çalışma yapmış olduğumdan bölge benim için tartışmasız bir stratejik öneme sahipti.
uğramadan geçilemeyecek bir mekandı burası...
aslında havayı koklamanın tek yolu hiç değilse bir ya da iki gün bölgede çalışmayı gerekli kılıyordu. ama bu mümkün olamadı.
keşke olabilseydi!
neden mi?
çünkü bana bu güne dek bölgede en ürkütücü gelen iki ilçeden biri diyarbakır'ın kulp ilçesi diğeri de şırnak'ın uludere'si oldu.
bu ilçelere gittiğimde kendimi yalnız başka bir ülkedeymiş gibi hissetmekle kalmamış zaman tünelinde kaybolduğumu bile düşünmüştüm...
bu iki ilçenin insanlarının farklı bir boyutta yaşadığını düşünmemek için hiçbir sebep bulamazsınız. vahşi doğası ve esrarengiz yapısı siz istemeseniz de zaman ve mekan kavramınızı alt üst etmek için yeterli...
iki ilçede de ilk bakışta etkili olan tek gücün 'silah' olduğunu söylemek abartı olmaz.
ve o silah gazeteci kimliğinize rağmen hissettirir varlığını.
asla göremediğiniz gözler tarafından izlenir, sırasında açıktan açığa tehdit edilir ve mutlaka ensenizde polis olduğunu tahmin ettiğiniz birilerinin varlığını hissedersiniz.
ilçeye girerken hasbel kader farkedilmediyseniz de mutlaka peşinize takılmış bir araba eşliğinde terkedersiniz bu ilçeleri.
kimi zaman sadece takip etmekle kalır kimi zaman da doğrudan önünüzü kesip -kim olduğunuzu bildikleri halde- kimlik denetimi yaparlar.
herkesin otorite olduğu bu iki ilçeden sonra yıllardır bana güven vermeyen üçüncü ilçe cizre olmuştur.
yalnızca konaklamak üzere cizre'deyseniz hissetmezsiniz o yapıyı ama biraz çetrefil bir dosyanın peşindeyseniz, kulp ve lice gibi vahşi bir doğası olmasa da, onlar kadar ürkütücü bir hava esmese de esrarengiz bir yaşamın varlığı dikiliverir karşınıza.
ilişkiler asla kulp ve uludere'de olduğu gibi yabanıl değildir ama sakin gibi görünen havanın tersine dönmesi de an meselesidir.
neredeyse her daim bir toz bulutunun içindesinizdir.
bakışları hep üzerinizde hissedersiniz.

kameraman arkadaşım kemal soğukdere ile birlikte ölüm kuyuları'nı araştırırken bu esrarengiz hava kendini yoğun bir şekilde hissettirmişti.
röportaj yapmak üzere girdiğimiz evlerin avlularına açılan dev tahta kapıların ardına gizlenen arabalar, kapının kapatılması sırasında etrafı kolaçan eden gözler, evinin mimlenmesinden çekindiği için bin bir güçlükle başka bir mekanda konuşmaya zar zor razı olanlar, çekim yaptığınıza sinirlenip camı çerçeveyi indirenler...

ayrıca güneydoğu'nun diğer ilçelerinde göremeyeceğiniz kadar çok çarşaflı kadına rastlarsınız burada.
aslında yerel giysi olduğunu bilmenize rağmen hizbullah yapılanmasının varlığından kaynaklanan bir ön yargıya neden olur bu görüntü.
diğer yandan geçmişte epeyce faili meçhul ölümlerin yaşandığı cizre'de bu gün sıradanmış gibi duran evlerin gizli bölmelerinde yapılan işkence ve/veya tecavüzleri birinci ağızlardan dinlemiş olmak burayı sıradan bir ilçe gibi görmemin önündeki en büyük engel.

daha detaylı çalışmak istesem de planlama gereği zamana karşı yarıştığımızdan buradaki nabzı tutmak için şırnak baro başkanı nuşirevan elçi'yle konuşmakla yetindim.
elçi, hem geçmişten bu güne süregelen davalara hakim hem de bölgenin yapısını kendi açısından iyi analiz eden bir isim...
birlikte kulak kabartalım elçi'nin sözlerine:

nuşirevan elçi - şırnak baro başkanı


göksu - bölgede yeniden tansiyon yükseldi.. insanlarda tedirginlik var.. hal böyleyken bir yandan da demokratik açılım konuşluyor... yükselen tansiyon sokağa nasıl yansıyor?
elçi -
tabii ki olumsuz! bölge halkı daha önce 80 - 90'lı yıllarda bu badireleri çok yoğun bir şekilde yaşadı. ateşin en yoğun düştüğü bölge oldugu için, sıkıntıları en yoğun en seri şekilde yaşayan insanlar, özellikle 99'dan sonra uzun bir süre ateşkes sürecinin devam etmesi ve geçen yıl demokratik açılımın, kürt açılımının ciddi bir şekilde gündeme gelmesi, bölge insanı başta olmak üzere tüm kürtleri umutlandırdı. bizler de umutlandık ama maalesef hem belli çevrelerin işine gelmediğini hem de iktidar partisinin bu konuda çok fazla hazır olmadığını düşünüyoruz. yani ciddi projeler ciddi adımların atılmamasından kaynaklı olarak yine bir çatışma ortamı gündeme geldi. temennimiz özellikle iki tarafın da hem pkk'nın hem de devletin -şırnak'ta daha önce bu konuda 30 sivil toplum örgütü adına açıklama da yaptık- şartsız olarak silah kullanmamalır, iki tarafın da operanyonu durdurmaları lazım.
demokratık açılımı projeli, planlı bir şekilde yaşama geçirmek ve çatışma ortamının ilelebet ortadan kaldırılması için adımların atılması gerektigini düşünüyorz.

göksu - siz sivil toplum kuruluşları çatışmanın durdurulması çuğrısında bulunuyorsunuz, kimse çatışma olsun istemiyor ama çatışma ortamı yine de sürüyor... hatta tırmanarak sürüyor. oysa düne kadar ister demokratik açılım deyin ister kürt açılımı, adı ne olursa olsun açılım konuşuluyordu. sizce açılım konuşulurken niye yeniden silahlar konuşmaya başladı?
elçi -
şimdi iktidar partisinin tabi ki özellikle sorunun anayasal düzleminde olan kısımları açısından pek fazla yapabileceği şey olmayabilir. o dönemde anasaya değişikliğini gerektiren konularda, örneğin -değişiklikler açısından meclisteki sayısının yasa değişikliğine el vermesini de dikkate alarak- seçim barajı, dille ilgili, kültürle ilgili, özellikle ana dilde eğitimle ilgili adımlar atılabilirdi(*). yine de her şey bitmiş değildir. insanların karamsar ve umutsuz olmaması gerektiğine de inanıyoruz. bu konuda özellikle kürtlerin ne istediği açıktır. biz yeniden uzayı keşfetmiyoruz, amerika'yı da keşfetmiyoruz. 1400'lü yıllarda da değiliz, 2010'lu yıllardayız. yakın tarihte benzer sorunları masa başında demokratik yöntemlerle çözen ülkeler var.
en basiti ispanya, fransa, ingiltere gibi. bu ülkeler hiç bir zaman komplekse kapılmadan çağdaş yöntemlerle bu sorunları çözmüşler. biz de ülkemize uygun düşen ispanya modelini, fransa modelini ya da ingiltere modelini (**) ciddi bir şekilde masaya yatırıp bize uygun olanı uygulamaya koymalıyız. hatta bu üçü bizim toplumumuza denk düşmüyorsa yeni dördüncü bir modeli de yaratabilme kudretine sahip olduğumuza inanıyoruz. sonuçta kürt toplumu da türk toplumu da türkiye'de yaşayan herkes politikleşti. bu sorunun iyi niyet olduktan sonra, çözme iradesi olduktan sonra çok rahat çözülebileceğine inanıyoruz.

göksu - demokratik açılım sizler açısından tatmin edici mi?
elçi -
demokratik açılım tabi ki yani söylem olarak düşünce olarak bizce önemli bir husustu. en azından ittahat terakkiden günümüze kadar yani cumhuriyetten daha öncesinde de bu sorun vardı. ya da cumhuriyetten günümüze kadar kürt sorununun bu denli ciddi bir şekilde demokratik yöntemle çözüleceği yönünde irade gösteren siyasi iktidar olmamıştı. ama içerigi yetersizdi, boştu. insanlarda karşılıklı olarak bu irade varken o açılımın içeriğinin doldurulması gerekiyordu. burada kusur sadece iktidarın degil. özellikle muhalefet partilerinin bu konuda katkı sunmamaları da bence açılımın amacına ulaşmaması konusunda büyük etken oldu. şimdi şöyle bir gerçeklik var. bu ülkede yaşayan herkes düşüncesi ne olursa olsun, bakış açısı ne olursa olsun, kişisel kaprislerini kişisel çıkarlarını bir tarafa bırakıp kürt sorununun demokratik çagdaş yöntemlerle çözümü için ciddi şekilde risk alıp, çözme konusunda irade göstermesi gerekiyor. çünkü benim şahsi kanaatim türkiye'de kürtlerin bölünme noktası sadece ve sadece iç çatışmada yatıyor. şu an gelinen noktada oraya dogru gitmektedir. ve bu konuda da ciddi önlemler alınmazsa hiç kimsenin arzulamadığı o noktaya varabilir. dilerizki o noktaya varmaz. herkesin her kesimin her çevrenin kişisel çıkarlarını, düşüncelerini, kaprislerini, siyasi bakış açılarını dondurup, olayın tüm ülkenin yararına olan, 72 milyonun yararına olan çözüm yollarınun yaşama geçirilmesi konusnda katkı sunması gerekir.

göksu- İstenmeyen nokta nedir?
elçi-
iç çatışmaya varabilir. iç çatışmaya vardığı zaman da bölünme kaçınılmaz olur. yani bunu görmeyen de yok. belki insanlar dillendirmek istemezler ama öyle bir risk söz konusu ve bunuyu da çok ciddi bir şekilde ciddiye almak gerekiyor.. benim şahsi görüşüm kürtler şu ana kada türkiye'den ayrılmamışsa bu jandarmanın, istihbaratın, adliyenin, siyasetçinin, sanayicinin başarısı değil; asıl neden kürtlerin büyük çoğunluğunun türkiye'den ayrılmak istememesidir. ama bunu söylerken de şuna dikkat etmek lazım: kürtler kimse kusura bakmasın 1980 yıllarındaki, 1970 yıllarındaki, 1990 yıllarındaki koşullarda da yaşamak istemez. yani ikinci sınıf vatandaş gibi, her hakkı gasp edilmiş, engellenmiş hiçbir hakkını yaşama geçiremeyen bir şekilde de yaşamak istemez.

göksu- dağa gidişlerde artış var deniliyor?
elçi-
şimdi bizde ciddi bir envanter yok. öyle bir envanter tutmamız da mümkün değil ama halktan duyduğumuz son dönemlerde pkk'ya katılımın çok daha arttığı yönünde. e tabi ki bu kaçınılmazdır. toplumda bir sınıflaşma, bir kamplaşma yaratılmaktadır. kamplaşma olduğu zaman, katılımın artması beklenen bir durumdur. bunun ötesini düşünmek de mümkün değil. bu konuda dediğim gibi isim ya da sayı vermek mümkün değil ama bize de gelip paylaşan, anlatan insanlar oluyor. son dönemlerde sayının arttığı yönünde bir kanaat var. bu da arzuladığımız, istediğimiz bir durum değil.

göksu- ailelerin tutumu nasıl? engellemeye çalışmıyorlar mı çocuklarını?
elçi-
ailelerin engelleme koşulları söz konusu değil. 17-18 yaşına gelmiş bir genci ailenin 24 saat dizinin dibinde tutması ya da kontrol etmesi mümkün değil. ne bölgede ne bölge dışında o yaştaki bir deliklanlının kontrol edilmesi beklenen bir durum değildir. onun dışında da kimi yetkililere başvuruyor, kimi de dağa gittiğini bile bilmiyor. kalkıp da vedalaşarak gitmiyor ki insanlar. ansızın kayboluyor, ailede bilmiyor. geçmişte büyük şehre kaçma olayları vardı. ailelerin kimi öyle düşünüyor, kimi geçici gittiğini... kimi aile de ya da yakın zamanda pişman olup döneceğini düşünüyor. ya da emin değil. şimdi böyle bir durumda da kesin kanaat sahibi olmakta mümkün değil. bazıları çocuğunun dağa gittiğinden yıllar sonra haberdar olabiliyor. bu işleyişi net olarak bilmiyoruz ama halktan duyduğumuz kadarıyla hiç bir çocuk hiç bir genç ailesiyle vedalaşıp gitmiyor. ansızın kayboluyor ve o sırada da net bir şekilde pkk ya mı katılmış başka bir yere mi gitmiş net olarak bilinmesi mümkün değil. fısıltı gazetesinin anlattığına göre sayı artmış. zaten demin söylediğim gibi kamplaşma ciddi bir şekilde sorun. çelişki kristalize olduğu sürece bunlar beklenen durumlardır diye düşünüyorum. ama arzuladığımız bir durum değil.

göksu- bölgede eski günlere dönülmesi ne gibi tedirginliğe yol açıyor?
elçi-
doğal olarak düşündürüyor. şimdi şöyle bir gerçeklik var, 90'lı yılları yaşayanlar bilir. bu sayı bizim belirlediğimiz bir sayı değil. susurluk araştırma komisyonu'nun belirlediği bir rakam var: 17 bin 547 faili meçhulün olduğu, beşbin köyün boşaltıldığı, bunun dışında yurdunu terk etmek zorunda kalıp da avrupa'ya kaçan insanlar var. bu insanlar bu ortamı yaşamak istemezler. ayrıca işkenceleri, kötü muameleleri falan o işin cabası. ve bölgede malesef sıkıyönetim istemek iyi niyetli bir düşünce değildir. olsa olsa bu sorunun katmerleşerek çözümsüz bir noktaya girmesini isteyen çevrelerin arzuladığı bir durumdur. çünkü daha önce uzun süre denenip de başarısı ya da faydası görünmeyen bir yöntemin, bir metodun tekrar önerilmesi iyi niyetli bir öneri değildir. şimdi olağanüstü hali bir yana bırakalım. yıllarca sıkıyönetim denendi, bu da başarılı olmadı. olaganüstü hal, sıkıyönetim 30 yıla yakın sürdü, bunun da hiçbir faydası olmadı. onun dışında klasik hamaset edebiyatının sonucu olan söylemlerden uzaklaşmak gerekiyor. kürt sorununa çapulcu demek, bir avuç insan demek iyi niyetli yöntemler değil.

göksu- şu anda bu olumsuz gelişmelerin, artan gerilimşn bölgede nasıl bir yansıması var?
elçi-
şimdi kontroller artıyor insanların psikolojisi olumsuz yönde etkileniyor. çatışma ortamındaki psikoloji farklı olur, çatışmanın olmadıgı ortamdaki psikoloji farklı olur. sivil yöneticilerin çalışma yöntemi de aynı şekilde. şimdi çatışma ortamı herkesin sinirlerini bozuyor. gerginlik yaratıyor. arama noktalarında ciddi şekilde artış oldu ve bunlar yaşamı daha olumsuz etkiledi. şimdi şehirlerdeki yaşamı biliyorsunuz. gece 24.00'lere 01.00'lere kadar çarşıda kalınırdı, gezilirdi, kahvelerde eğlence yerlerinde. şimdi insanlarda şunu görüyoruz; kimse belli bir saatten sora dışarı bile çıkmak istemiyor. 08.00, 09.00 en geç 10.00'dan sonra çıkmıyorlar. bu belli bir tedirginlik sonucu gelişen bir durum.

göksu- şehirlerarası yollar ne durumda? geceleri kritik güzergahlar oluyor mu bilinen? ya da tehlikeli bulunan...
elçi-
belli güzergahlara gidilmiyor. en basiti eskiden gece 02.00-03.00'te de midyat yolu kullanılırdı. son dönemlerde gerginlik ve çatışma ortamının artmasından bu yana şırnak yolu olsun beytüşşebap yolu olsun belli noktalardaki yolların kullanılmamasına özen gösteriliyor. karanlık olduktan sonra insanlar mümkün mertebe bu yolları kullanmak istemezler. her ne kadar çatışma ortamı şehirlerde olmasa da kırsalda da olsa şehirlere yansıması açık bir şekilde görülmektedir.


* düne kadar kürt açılımının temel aktörü BDP'ydi. bu gün bakıldığında bdp ikinci aktör durumunda ve bu misyonunu pkk'nın siyasi uzantısı kck (koma civaken kurditan)'ya kaptırmış görünüyor. kck ise gayrı resmi yoldan hükümetin yürüttüğü açılım paketinin karşısına (bu noktada paketin içinin boş ya da dolu olması farketmiyor) "öcalan'ın muhatap olarak kabulü", "siyasi özerklik", "anadilde zorunlu eğitim" ve "siyasi özerklik tanınmadan PKK'nın silah bırakmaması" gibi taleplerle çıkıyor. hatta bu talepler birer kırmızı çizgi olarak dayatılıyor.

** kürt sorununun çözümünde bdp'nin ortaya attığı çözüm önerilerinin başında fransa,ispanya ya da ingiltere'de uygulamaya konulan modellemeler örnek olarak gösteriliyor. bu modellemelerin geldiği nihai sonuç şu: üniter devlet - bölgeli devlet ya da federal devlet. her devlet tipinde tartışmanın terimleri de farklılaşıyor ve bu modellemelerin ülkelerin kendi iç dinamikleri (farklı siyasal kültür ve tarihsel miras vb) gözardı edilerek bir başka devlete uyarlanıp uyarlanamayacağı da ayrı bir tartışmayı fitilliyor.
Nihai olarak ispanya modeli derken kastedilen özerk, belçika modeli derken kastedilen federal, fransız modeli derken kastedilen de bölgeli devlet modelidir.


* * *

röportajın bitmesiyle birlikte acıktığımızı farkettik.
aslında arabaya stokladığımız meyveleri saymazsak sabah kahvaltısıyla duruyorduk.
saat akşamın 08.00'i olmuştu ve geceyi (cizre'deki onşar otel'i, gerek bakımsızlığı gerek şırnak'ta otel olmadığı için basın mensupları açısından zorunlu tercih noktası olmasını son yıllarda kullanıyor olması nedeniyle protesto ettiğimiz için) silopi'de geçirecektik.
ancak hem çok yorulmuş, hem sıcağın etkisiyle pelte gibi olmuştuk.
ve silopi'de o saatte yemek bulmamız pek mümkün görünmüyordu.
yemek işini cizre'de halletmeye karar verdik ve nuşirevan elçi'yle birlikte lokal'in yolunu tuttuk.
burası ağırlıklı olarak avukatların geldiği benim de daha önceden bildiğim nezih bir mekan.
havuz başına bizim için kurulan masadaki yerimizi aldığımızda saat 09.00'u bulmuştu.
oturduğumda değil bir şey yiyecek güç, konuşmaya bile mecalim kalmamıştı.
tek istediğim bir an önce uyumaktı ve elimi yüzümü yıkayarak ayılmaya çalışmaktan başka yapacak bir şey yoktu.
bu arada masa donatıldı.
ilgimi çeken yalnızca karpuz ve peynirdi.
kameraman arkadaşım serdar çetin'in ne yediğini hatırlamıyorum bile, zira bu arada masa çevredeki avukatların istilasına uğramıştı.
ergenekon davası'nı merak ediyor bu konudaki görüşlerini büyük bir hararetle anlatıyor ve bizim düşüncelerimizi soruyorlardı.
bardak bardak içtiğim demli çay bile beni kendime getiremedi.
yarım yamalak konuşmalarımın da onları tatmin etmediğini biliyor ve kendilerinden bu zeminde beni bağışlamalarını diliyorum.
o saatte bile 48 derecelik ısısından taviz vermeyen hava koşulları eşliğinde oradan ayrıldık ve ölüm kuyularının yanından geçerek silopi'ye ulaştık.
ertesi gün çok daha zor koşullarda şırnak - uludere hattını çalışıp sınır boyu yol katedip, akşam saatlerinde de hakkari ya da yüksekova'ya gidecektik...
enerji depolamak üzere hotel grand silopi'ye yerleştik...