9 Eylül 2010 Perşembe

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE YAŞAM - 10

yüksekova'daki gergin gecenin ardından, sabah erken saatte yola çıktık ve soluğu şemdinli'de aldık...
vardığımızda, şemdinli daha yeni uyanıyordu.
ilk durağımız yine doğan haber ajansı oldu.
azer demir'le bir gün önce haberleşmiş, sabah erkenden büroda olacağımızı haber vermiştik.

önce ayılmaya ihtiyaç vardı.
birer demli çay eşliğinde şemdinli'deki havayı konuştuk.
yüksekova'daki öfkeli kalabalığın, o gün şemdinli'ye gelmesi bekleniyordu.
beyyurdu karakolu'na yapılan baskında ölen pkk'lılardan biri için açılan taziye evini ziyaret edeceklerdi.
roj tv'de yayınlanan görüntülerin çekildiği yer de şemdinli'ydi zaten.
söylenenlere göre cesetler ailelere savcılık tarafından burada teslim edilmiş ve cenaze öncesi herkesin gözü önünde derede yıkanmıştı...
azer de doğruluyordu görüntüleri.
"ben gidemedim ama dicle haber ajansı muhabirinin çektiklerine fotoğraf makinesinden gördüm" diyordu.
gözleri oyulmuş, bağırsaklar dışarı fırlamış, birisinin de kafası bedeninden ayrılmış...
izlediğimde arşiv olabileceğini düşünmüştüm, değilmiş!

bizim o günkü rotamız da zaten bir kaç gün önce baskın yapılan karakoldu, beyyurdu karakolu...
çayları içtikten sonra vakit kaybetmeden yola çıkmaya karar verdik.
mesafe çok uzun olmasa da (kuş uçuşu 20- 30 km. olsa gerek) dağ yollarına girecektik ve o kısa mesafenin ne kadar süreceğini kestiremiyorduk.

ana yoldan ayrılıp dağ yoluna girdiğimizde zaten seyrek rastladığımız araç trafiğinden eser kalmadı.
bir biz, bir de dağlar!
ve dağların zirvelerinde karakollar.
onlar gördüklerimiz, bir de göremediklerimiz var; o karakollardan doğrultulan namluların hedefinde olanlar!
onlar nerede bilmiyoruz!
görebildiğimiz askeri karakollar aslında çok uzağımızdalar; oysa uzaklık buralarda kilometre ya da metre cinsinden ölçülmüyor.
bir namlu mesafesindeyiz hepsine...

toprak yollara girdiğimizde uzaklardaki bir dağı gösterdi azer, "bizim gideceğimiz karakol orada" dedi...
ana yoldayken gördüğüm son rakım tabelası sanırım 2040'ı gösteriyordu...
o tabeladan sonra ne kadar tırmanmış olabileceğimizi kestiremiyorum ama azer'in gösterdiği dağlar nereden bakılsa bin metreden yüksek!
ve baskın orada gerçekleşti...

gecenin 23.30'unda duyuldu ilk silah sesi.
ana karakol dağın yamacında ve üç ayrı gözetleme karakolu tarafından korunuyor.
gözetleme karakollarının her biri ayrı bir dağın tepesinde.
havaya batıyormuşçasına sivri tepeler.
o üç karakola yapılmış baskın.
tam dört saat sürmüş çatışma...
önce ana karakolu besleyen enerji kaynağını, jeneratörü hedef almışlar...
dakikalarca mermi yağmış jeneratörün çevresine, kimse kafasını bile oynatamamış o süre içinde.
sonra telsiz konuşmaları başlamış.
dinleyenlerin, hayat boyu unutamayacağı konuşmalar.
ölüm haberleri gelmeye başlamış ardından.
yanı başındaki arkadaşının vurulduğunu haber vermiş erlerden biri...

11 pkk'lı aynı anda saldırmış o gece.
dokuzu ölmüş ikisi sağ yakalanmış.
şemdinli'deki derede cesetleri yıkananlar onlar.
cesetleri yıkayanlar "gerilla" diyor onlara.
peki kiminle savaşıyor o gerillalar?
kontr-gerillayla mı?
öyle ya "gerillanın olduğu yerde kontr-gerilla olmalı" o zaman diye düşünüyor insan!
gerilla ve kontr-gerilla karşı karşıya geldiğinde kuralları kim belirler peki?
hangi kurallar geçerlidir o savaşta?
sorular, sorular, sorular....
her neyse...

saldırı püskürtülememiş olsa geride pusuya yatan 50 kişi daha varmış.
gecenin karanlığında dağlar bir aydınlanmış bir karanlığa gömülmüş saatler boyu.
bir bakıyorsunuz güneş varmışçasına ışıl ışıl aydınlık ortalık, bir bakıyorsunuz zifiri karanlık.
saldırının olduğu zirvede askerlerden başka hiç ama hiç kimse yok.
gecenin sessizliğinde öyle bir noktada nasıl bir psikolojiyle beklenebileceğini kestirmek için kahin olmaya hacet yok.
her şey gün gibi ortada.
incecik bir ağaç dalının yere düşerken çıkaracağı ses bile orada, o saatte sinirlerinizi altüst etmek için yeterli olabilir.
ölümüne bir bekleyiş.
geceler, günler, haftalar, aylar hatta yıllar süren...
ellerinde silahla, tim arkadaşları dışında insan yüzü görmeden akıp giden zamana teslim olmuş gencecik çocuklar.
aralarında eline acemi birliğindeyken 3 - 4 kez silah alıp kendisini bu dağlarda bulanlar var.
savaşmayı savaşarak öğrenenler...
ve gecenin herhangi bir yerinde roketatarlarla düzenlenen saldırının hedefi oluyorlar bir anda...
ölüme meydan okuyor karşılarındakiler.
öldürmeye geliyorlar, çiçek demeti sunmaya değil...
işte o an, her şeyi mübah kılıyor.
öldürmezse kendisi ölecek, biliyor!
ölüyor da zaten...
içlerinden üçü oracıkta can veriyor.
adlarını kimse bilmiyor şimdi.
o günün gazetelerinde yazıldı, ekranlardan isimleri okundu, resmi cenaze törenleri yapıldı ve bitti...
bu gün hepsinin ismi aynı artık: "şehit"

anlamak zor değil.
hiç zor değil.
ya öleceksin - ya öldüreceksin!
başka seçenek yok...

ölüm kusmuş karşımda masum masum süzülen şu dağlar o gece...
o kusmuğu minicik çocuklar izlemiş bulundukları köyden.
mesafe kıvrım kıvrım uzanan yollar nedeniyle 12 kilometre olsa da, kuş uçuşu 5 kilometreyi geçmez.
havai fişek gösterisi izler gibi izlemişler...
iki tarafın da ellerinde tuttuğu silahlar, o çocukların yarınlarını kurtarmak adına ateşleniyor oysa!
çocuklar geleceklerini izliyor kayalıklardan!
çok değil 8 - 10 yıl sonra iki taraftan birinde saf tutacaklar.
ya dağlara kaçacak ya asker olup dağdakilerin karşısına çıkacaklar.
onlar da ateşleyecek silahlarını, arkalarından gelen diğer çocuklara aydınlık bir gelecek sunabilmek adına!

sınır karakollarının orta yerindeki bozyamaç köyü'nün çocukları o gelecekten habersiz izlemiş çatışmayı...
diğerleri de izliyordu belki çocukken.

anlatıyorlar da:

"ilk önce silah sesi duyduk.
sonra dışarı çıkıp baktık; her zaman atıyorlar zaten öylesine, her iki taraftan da karşılık gelince biz de bir kavga olduğunu bildik.
arkadaşlar geldi, akrabalar geldi...
karşılıklı savaş vardı. iki taraftan da silahı duyabiliyorduk.
tüfekler çok patlıyordu, roketler atılıyordu.
yan tarafta ( 15 - 20 metre ötedeki eski kilise binasını göstererek) kilise var, oraya attılar.
bence bu bizi uyarmak içindi!"

gecenin kör karanlığında patlama sesleriyle aydınlanan dağlar, çocuk yürekleri korkutmuyor mu peki?
korkutmaz mı!
"çok korkuyorum" diyor içlerinden biri.
en küçük olanı.
"burada her zaman çatışma olduğu için, ya bize de bir şey olursa diye çok korkuyoruz. her gün silah sesi duyuyorum. çatışma olmamasını istiyorum. geceleyin çok silah sesleri geliyor. silah sesini duyunca evden çıkamıyoruz. kardeşerim de çok korkuyor. sadece tüfek değil bomba patlaması da duyuyoruz..."

türkiye'nin en ucundaki köylerden biri burası.
kış aylarında kar kalınlığı 2.5 metreye kadar ulaşıyor.
yoksulluk diz boyu.
diz boyu çünkü çatışmalar nedeniyle ne tarımla uğraşabiliyorlar ne de hayvancılıkla.
oysa şemdinli balıyla nam salmış bir ilçe.
zengin florasıyla, o balın kaynağı bu dağlar.
o florayla buluşamıyor köylü.
çizilen hayali sınırın dışına çıkmaları yasak!
gün ağardığında başlayan hayat, ikindide son buluyor...
ikindiye kadar da beş kilometrekarelik bir alanda yaşıyorlar.
hayali çemberin dışında ölüm var.
çemberin dışında görülen sivillerin -öyle olsa da olmasa da- pkk'lı olduğu varsayılıyor.
tam da bu yüzden olağanüstü hal ilan edilmesi gibi bir ihtimal gözlerini hiç korkutmuyor.
38 yaşındaki bir köylü, "doğduğum zaman ohal’in altında doğdum öyle de öleceğim" sözleriyle hem de gülerek, o kadar net cümlelerle ifade ediyor ki bu bu korkusuzluğu.
ne desem bilemiyorum!

köyden ayrılıp dönüş yoluna doğru sürüyoruz arabayı...
toprak yoldan sonra, yeniden asfalta ulaştığımızda karşımızda mayın taraması yapan bir askeri birlik beliriyor.
ihbar gelmiş.
her yerde mayın aranıyor ve yüksekova şemdinli yolu bu yüzden trafiğe kapanmış.
ne şemdinli'ye gidebiliyoruz ne yüksekova'ya.
yol üzerindeki bir çeşme başında beklemeye başlıyoruz çaresiz.
yol açılana dek mahsur kalıyoruz burada, ne zaman açılacağı da belirsiz...

bizim gibi arada kalan başka arabalar yanaşıyor yanımıza.
onlar mayın taramasının bahane olduğu görüşünde, "yolun asıl kapanma nedeni yüksekova'dan taziye ziyaretine gelenleri engellemek" diyorlar.
yüksekova girişindeki muhabirlerle temas kurunca anlıyoruz ki, kalabalık bir konvoy 1- 2 saattir beklemede.
şemdinli'ye gelemiyorlar ve tansiyon yüksek.
önlerine kurulan barikatı zorluyor, askerle tartışıyorlar.
derken "grup arabaları bıraktı ve yürüyüşe geçti" diye haber geliyor.
arabalarda birer kişi bırakıp, kadın erkek, çoluk çocuk demeden başlamışlar yürümeye gerçekten de...
dağın yamacındaki çizgiye paralel, kıvrım kıvrım uzanan yolun ufuk çizgisinde karınca misali belirmeye başlıyorlar yarım saat kadar sonra.
hava sıcak, güneş yakıcı.
ama aldıran yok, yol üzerindeki geniş yapraklı dalları koparıp şemsiye gibi kullanıyor ve tempolu bir şekilde yürüyorlar!
filmlerde rastlanacak türden bir sahne...
onlardan başka kimse yok yolda.
o kadar uzaktalar ki, güçlükle seçiyor gözlerimiz.
derken giderek kalabalıklaşıyor yol.
ve giderek daha seçilir oluyorlar.
yaklaştıkça slogan sesleri duyuluyor.
attıkları sloganı bizden başka duyan da yok üstelik.
onlar da zaten başkaları için atmıyorlar sloganı, kendilerini motive ediyorlar.
bulunduğumuz noktaya gelmeleri 40 - 45 dakika kadar sürüyor.
geldiklerinde hararetli konuşmalara tanık oluyoruz, telefon trafiği...
arabaların geçişine izin verilmiş, seviniyorlar...
kısa süre sonra boş gelen araçlara rasgele yaşlılar ve kadınlara öncelik verilmek kaydıyla biniyor hatta daha doğru bir tanımla doluşuyorlar...
adres: taziye evi.

biz de kendi arabamızla taziye evine gidiyoruz onlardan önce.
pkk bayrağına sarılı bir masa var bahçede.
üzerinde abdullah öcalan'ın resmi.
onlarca sandalye dizilmiş geniş bir bahçeye.
bir de çayocağı kurulu orta yerde.
ayaküstü röportaj yapıp diğerleri gelmeden ayrılıyoruz.
zira onlar geldiğinde bu kez de şemdinli'nin arka sokaklarındaki bu evden çıkmamız imkansız hale gelecek.
zaten şimdiden doldu bile.
geldiğimiz yol tamamen kapandı.
az sonra kapanacağı belli olan başka bir yoldan mecburen önce şehrin merkezine sonra da yüksekova yoluna çıkmayı başarıyoruz.

aslında hakkari üzerinden van'a gideceğiz.
ama bunun için zorunlu olarak yüksekova'dan geçmek zorundayız.
başka yol yok.
yüksekova'dakilerin çoğu şemdinli'de olduğu için biraz daha rahat hareket ediyoruz.
yaklaşık 1 saat sonra yüksekova'nın ana caddesine ulaştığımızda, gözler yeniden faltaşı gibi açılıyor.

ana cadde savaş alanı gibi.
bir gün öncekiyle aynı manzara.
caddeden devam etmemiz imkansız.
arabada kameraman arkadaşım serdar çetin, şoför ve ben varız.
ve benden başka konuşan yok...
ara sokaklara dalıyoruz zorunlu olarak.
yeniden hamit'i arıyorum.
bu kez de bir benzinciye yönlendiriyor bizi.
ama oraya gidecek yola çıkamıyoruz bir türlü!
aralarda karşıma çıkan herkese hangi sokağın daha güvenli olduğunu sora sora güç bela buluyoruz benzinciyi.

hamit'le benzincideki bir adam kürtçe konuşarak bir güzergah belirliyorlar karşılıklı, adam yanına başkasını da alarak bizim arabaya biniyor ve yeniden arka sokaklardayız.
sık sık hamit'le konuşuyorlar ama ortalık felaket.
bizim şoförün ayakları titriyor neredeyse.
çıkmaz sokaklara girip çıkmaya başlıyoruz.
sokak demeye bin şahit isteyen yerlerde dolaşıyoruz.
yol filan yok ortada.

arka koltuktan bir ses geliyor: kapana kısılmış gibiyiz!
tam bu sırada benzincide arabaya binenler "tamam, hamit'in söylediği yere getirdik sizi. biz buradan ayrılıyoruz" deyip arabadan inmeye yeltenmesin mi!

mahalle aralarında bir yerdeyiz, çevremiz poşulu gençlerle sarılı.
gidilebilecek tek yol var.
ama o yol nereye çıkıyor belli değil...

tek başına gibiyim...
hamit'i arayıp durumu anlatmaktan başka çare yok.
öyle de yaptım, aradım ve telefonu benzincilerin kulağına dayayıp indim arabadan.
sıkı bir çatışmadan geldikleri ve biber gazı yedikleri her hallerinden belli olan gençlerin yanına gidip onlara sordum hangi yoldan çıkılabileceğini.
bir yol tarifiyle döndüm arabaya.
benzinciden arabaya binenler gitmemişti, bu hamit'in etkisi belli.
'şurdan' deyip tarif ettim yolu.
bir süre sonra gençlerin bizi asıl çatışmanın olduğu yere yönlendirdiği anlaşıldı.
geri döndük.
bu kez onların "sakın girmeyin" dediği yola girdik.
sakindi...
ana yola ulaştığımız yerde indiler arabadan benzincide binenler....

"güvenli bölge erkeği" koydum adlarını.
hem onlar hem de bizim şoför, tam bir güvenli bölge erkeğiydi...
kendi çöplüklerinde horoz kesilip, kuyrukları sıkıştığı anda mutasyona uğruyorlardı böyleleri.
hani amirinin önünde yüzünde ezik bir tebessümle ceketini ilikleyerek yarı kambur duran ama eve geldiğinde canavar kesilen türden.
egemen oldukları alanı tehdit altında gördükleri anda buharlaşan ve sayıca azımsanamayacak kadar çok olan güvenli bölge erkeklerinin bölgedeki versiyonu da buydu işte.

sonunda az önce sona erdiği ya da geçici olarak ara verildiği aşikar olan izleri takip ederek önce hamit'e uğrayıp ardından ayrıldık yüksekova'dan...
kepenkler kapalı olduğundan su alacak bir yer bile yoktu.
artık açlığımızı da susuzluğumuzu da hakkari'de gideririz diyerek yeniden yola koyulduk.
benim tek istediğim çaydı, şöyle sakin kafayla içebileceğim demli bir çay...