26 Ekim 2012 Cuma

TETİĞİ ÇEKENLER

Bu güne dek hep namlunun hedefindekiler konuş-muş-tu...
Peki ya namluyu doğrultanlar?
Yani cinayet işleyenler!
Ne zaman kadın ölümleriyle ilgili bir haber okusam ya da yapsam, namlunun diğer tarafında duranların kim olduklarını merak ettim…
Hepimiz gibi olup olmadıklarını da!
Ben de beynimi kemiren o sorunun cevabını almak üzere bu kez demir parmaklıkların arkasına geçtim ve mikrofonu "tetiği çekenlere" uzattım.
Gördüm ki onlar da bizler gibi.

Tetiği Çekenler belgeselini izlemek için tıklayın...

Hepsinin iki gözü, iki eli, iki kulağı var!
Her biri bizim gibi konuşup gülebilen, hatta yeri gelince ağlayabilen birer insan!
Peki bizleri onlardan ayıran ne?

İşledikleri cinayet nedeniyle acı çekiyorlar mı?
Çekmiyorlarsa neden?
İşledikleri cinayeti nasıl meşrulaştırıyorlar?

Ben sordum onlar anlattı…
Üstelik anlatırken kendileriyle de yüzleştiler.

İlk kez pişmanlıklarını anlattılar.

Böylelikle hem ihanet, tahrik sonucu anlık öfke, tehdit, kıskançlık gibi ağır tahrik unsuru olabilen maddelerin yargılanma sürecinde nasıl etkili bir silaha dönüştürüldüğünü de gördük, hem tehdit altındaki kadınların neden korunamadığını…

Böylelikle kadınların çantalarında taşıdıkları koruma kararına rağmen gün ortasında öldürüldüğü sokaklara bir de parmaklıkların ardından bakma fırsatı doğdu…

Demir parmaklıkların arkasına geçmek kolay olmadı.
Adalet Bakanlığı'nın onayıyla başlayan hazırlık aşamasını, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü'nün ilgili birim müdürlerinin nerdeyse tamamıyla yapılan görüşmeler, bürokratik işlemler izledi.
Uzun soluklu bir çabanın ardından sıra çekim aşamasına geldi.

Çekimler Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nce uygun görülen 4 cezaevinde gerçekleşti.
Her cezaevinin müdürüyle ayrı ayrı görüşüldü ve her cezaevinde önüme yeni bir liste konuldu.
O cezaevinde "kadın cinayeti" işlediği için yatmakta olan hükümlülerin listesi…

O hükümlülerin her birine ait dosyayı inceledikten sonra, yine her biriyle yüz yüze görüşüp röportaj talebimi ilettim.
Pek çoğu görüşmeyi kabul etmedi.

Kabul edenlerin bir kısmı gece yatıp sabah kalktığında röportaj yapmaktan vazgeçti.

Röportaj vermeyi kabul edenlerin bazılarını da, belgeselin formatına uygun düşmemesi nedeniyle ben kullanmadım.

İncelediğim her dosya şu cümleyle başlıyordu:

"Gereği düşünüldü!"

Devamında ise her öykü kendi gerçeğini anlattı…

Hükümlülerin ismini, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün talebi üzerine gizledik.
Hükümlülerin de maktüllerin de kimliği zorunlu olarak iki harfe indirgendi…

Satırla saldıran bir adama Ö.Ü demekle yetindik mesela!
S.Ü harfleri kafasına satırla saldırılan ve sonrasında da ölen bir kadını simgeledi.

Geriye eldeki simgelere yaşanıp tüketilmiş hayatları sığdırmak kaldı. "Tetiği Çekenler" belgeseli böyle oluştu…

İlk simgeyle başladık ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.
İşte Ö.Ü ve diğerlerinin anlattıkları:


"Ö.Ü: Benim yapım buydu. Olay bitti ağladım, çok ağladım

G.G: Niye ağladınız?

Ö.Ü: Zoruma gidiyor,

G.G:Peki siz sevdiğiniz insana böyle satırla mı saldırırsınız?"

Ö.Ü karısına elindeki satırla saldırdı.

Komşularının yardımı o ölümcül darbelerden kurtulmasına yetse de hayata tutunmasına yetmedi.

S.Ü bugün hayatta değil!

Eşiyle karşılıklı otururken silahla oynadığını ve o sırada silahın ateş aldığını anlatan da var, satırla, bıçakla saldıran da.
Yöntemler değişse de sonuç değişmiyor!
Her 3 kadından biri şiddete uğruyor.
Gazetelerin 3'ncü sayfaları da, rakamlar da aynı şeyi söylüyor!

İşte rakamlar:

2002'de kayıtlara 66 olarak geçen kadın cinayeti sayısı…
2007'de 1011'e yükseldi.
2008'de 806 cinayet işlenirken,,,
2009'un resmi olmayan rakamlarına göre kadınlar 1126
cinayetin kurbanı oldu…

Sayı her geçen gün artıyor...

İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şevki Sözen, kadın cinayetlerindeki artışın yüzde 1400 olduğunu söylüyor ve bilinen o gerçeğin altını bir kez de o çiziyor:
"Her üç kadından biri şiddete uğruyor. Ne yazık ki bunların yüzde 1 kadarı net olarak bunu söylemek zor ama ölümle sonlanan şiddet olgusu olarak ya da yaşamsal tehlike taşıyan şiddet olgusu olarak karşımıza çıkıyor."

Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2002-2009 yılları arasında şiddet ve cinayet nedeniyle açılan 12 bin 678 dava var.
Bu davalarda yargılanan 15 bin 564 kişiden 5 bin 736'sı mahkum oldu.
Ö.Ü. o hükümlülerden biri…
2005 yılının yılının istatistiklerinde Ö.Ü'nün de adı var.

Mahkeme tutanakları, O.Ü'nün 4 Ocak 2005 tarihinde karısı S.Ü'ye satırla saldırdığını söylüyor.

Ve aynı tutanaklar olaydan ancak 4 yıl sonra, 20 Kasım 2009'da yakalanabilen Ö.Ü'nün tutarsız ifadeleriyle dolu.

Polis kayıtlarındaki ifadesi de farklı, savcılıktaki ya da hakim karşısındaki ifadesi de…

Birinde ölen eşinin eve geç geldiğini söylüyorsa diğerinde hakarete uğradığını, bir başkasında aldatıldığını!

Yalnız Ö.Ü'nün değil, kadın cinayetinden hüküm giyenlerin mahkeme tutanaklarına yansıyan ifadelerindeki ortak özellik bu: İfadelerin tutarsızlığı…

Karakolda akla ilk gelenler söyleniyor,

Avukatların devreye girmesiyle ağır tahrik indiriminden yararlanmayı mümkün kılacak ifadeler birbiri peşi sıra geliyor!

İhanet, tahrik sonucu anlık öfke, tehdit, kıskançlık…

Sonuç şu:
Diğer kurbanlar gibi S.Ü de bugün hayatta değil!
Ö.Ü o cinnet anını hatırlamadığını söylese de, cinnet anına gelene dek neler yaptığını an be an anlatabiliyor.

Tutanaklara yansıyan ifadelerinden farklı olarak kamera karşısında S.Ü'ye satırla saldırma gerekçesini kıskançlık olarak açıklıyor...

Neyseki ağır yaralanan S.Ü saldırı anında ölmediği için ifade verebilmiş…
Zira çiftin asıl sorununun şiddetli geçimsizlik olduğunu bu sayede öğrenebildik.

Geçimsizliğin başlıca nedeni de S.Ü'nün önceki evliliğinden olan ve Sosyal Hizmetler'e bağlı yurtlarda barınan 3 çocuğu…
Ö.Ü çocukların hafta sonları eve gelmesini istemiyor!

S.Ü'nün ölmeden önce saldırı anını da "Neye uğradığımı şaşırdım. Elindeki satırla rasgele vurmaya başladı. Bir anlık boşluğundan faydalanıp kendimi sokağa attım" sözleriyle anlatıyor.
Sonrasını da biz anlatalım.
S.Ü kendini sokağa atmış ama en çok 10 metre gidebilmiş…
10 metre sonra yığılıp kalmış.
Yere yığılan kadını arkasından kovalayan Ö.Ü'yü komşular güçlükle engelleyebilmiş.
Engellemeseler, S.Ü daha sonra değil de oracıkta can verecekmiş…
Ö.Ü de S.Ü'yü o halde bırakıp yıllar boyu kaçmış.
O kaçarken yaşam mücadelesi veren S.Ü'nün ilk işi boşanmak olmuş.

Boşanmak kurtuluş olmamış ama boşanmış…
Boşandıktan sonra da Ö.Ü peşini bırakmamış...

Satırla saldırmış, öldürmeye yeltenmiş, boşanmışlar…
Yine de boşandıktan bir yıl sonra bile başkasıyla yan yana görmeye tahammül edememiş.
Ö.Ü, tahammülsüzlüğünü S.Ü'yü boşandıktan bir yıl sonra tanımadığı biriyle tren istasyonunda otururken gördüğünde neler hissettiğini anlatırken, açıkça ortaya koyuyor:
"Adamla oturuyorlar tren istasyonunun. Ben indim yanına, aşağıya. Otobüs beklerken gördüm. Bir adamla indi. Adam 55 - 60 yaşlarında. Yan yana oturuyorlar, birbirlerine yanaşmışlar. Selamun aleyküm dedim, adama bu neyin oluyor kardeş dedim. Sana ne dedi. Senin namusun var mı kardeş dedim, var dedi. Bu namus benim kardeş dedim. Ses yok…"

G.G: Ayrıldığınız kişinin başkasıyla görüşmesinden size ne?
Ö.Ü: Evet bana ne de insan duramıyor ya!
G.G: Niye? Sizi neden ilgilendiriyor? Ayrıldığınız bir kadın niye sizin namusunuz?
Ö.Ü: Kafama takılıyor."

O kafasına taktı, S.Ü'nün kafasına satırla saldırdı ve S.Ü kafasına aldığı darbeden 1.5 yıl sonra öldü.
Ne evliyken kurtulabildi şiddetten ne de boşandığında!
Evliyken de hayatı tehlikedeydi, boşandığında da...
S.Ü bugün yok.

Ölüm çoğu kez "Ben geliyorum" diyor ve bağıra bağıra geliyor…
Ölüm tehditi altındaki kadının çalabileceği ilk resmi kapı en yakındaki karakollar...
S.Ü karakola başvurmamış, kayıtlarda adı yok...
Yok ama, o kayıtlarda adı geçenlerin sonu S.Ü'den çok da farklı değil.
Karakollara çoğu kez yaptırım yerine öğütle karşılaşıyor…
Ölmeden önce gördüğü şiddet yüzünden defalarca karakolluk olup, her defasında yeniden evine gönderilen A.K'nin başına gelen de, tipik bir örneği bu durumun.
Zira o daresmi nikahlı kocasının silahından çıkan kurşunla oturduğu yerde can verdi.

Bakın E.K o günü nasıl anlatıyor:

"G.G: Sever miydiniz karınızı?
E.K: Evet
G.G: Nasıl bir sevgidir bu, hem severim hem döverim gibi bir şey mi?
E.K: Bilmiyorum ki o durum nasıl bir şey. Yani alkol herşeyi bitiriyordu."

Aslında bitiremeyebilirdi.
A.K yardım istemek için karakola gittiğinde gerekli müdahale yapılsa, belki de bugün hayatta olacaktı!
Oysa karakoldaki görevliler onu yeniden elinden kaçtığı E.K'ya teslim edip, nasihat vermekle yetinmeyi seçti…
O günleri E.K'dan dinleyelim:
"E.K: Tartışma sonucu karakolluk olmuştuk. Orda çıkan tutanaklara dayalı olarak bana müebbet, 36 sene ceza verildi.
G.G: Orda ne tutanak çıkmıştı?
E.K: Ya işte eşimin ağzından bu beni öldürecek, asacak, kesecek…
G.G: Eşiniz koruma altında mıydı?
E.K: Yok.
G.G: Savcılık kararı var mıydı?
E.K: Yok.
G.G: Öyle durumlarda savcılık genellikle koruma verir de o yüzden sordum.
E.K: Vermemişti yani
G.G: Eşim beni öldürecek diyen kadını savcılık koruma altına alır.
E.K: Almadı ama!
G.G: Size hiç evden uzaklaştırma verildi mi?
E.K: Yok
G.G: kaç kere karakolluk oldunuz?
E.K: 2 sefer filan oldu. Kavga sonucu karakolluk olduk. Karakol bizi barıştırdı gönderdi. Beni çağırdılar, bir daha yapma dediler gönderdiler."

Kadın ya korunamıyor ya da "siz aile içinde halledersiniz" diyerek evine gönderiliyor.

1969 doğumlu A.K'da her gün ölenlerden biriydi.
Son kez öldüğünde evlerinde sedirde oturuyorlardı.
Bir el ateş edildi ve silah sesinin ardından evde bir nefes eksildi.
Silah en küçüğü 7, en büyüğü 14 yaşlarındaki 5 çocuğunun gözü önünde patladı…,
Nefes 5 çocuğun gözü önünde kesildi.
Henüz 42 yaşında, 5 çocuğun gözü önünde can verdi.
Ve A.K'da mahkeme tutanaklarındaki yerini aldı…

Tutanağa şöyle yazıldı:
"… Çocukları ve eşiyle otururken ruhsatsız silahını çıkarttığı, bu sırada elindeki silahın patlaması ile birlikte bitişik atış şeklinde eşi öleni burun altından, üst dudağından giren ve başının üst kısmından çıkan drajeyi oluşturan yaralama sonucu öldürdüğü anlaşıldığından sanığın eylemine uygun TCK 455/1, 6136 sayılı yasanın 13/1 maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi …"


Ölüm A.K'nın öyküsünde de bağıra bağıra gelmiş ve 17 yıllık evliliğin akıbetini engelleyememişti…
Ne yasalar ne karakollar karşı duramamışlardı ölüme!
Bu konudaki eksikliği Metin Sözen şu sözlerle dile getiriyor:
"Cinayete kurban giden kadınların geçmişine şöyle bir bakın. Kadınların pek çoğunun defalarca adli makamlara başvurduğunu görüyoruz. Kocam beni öldürecek, erkek arkadaşım beni öldürecek, defalarca beni tehdit etti diye birtakım başvurular olduğunu görüyoruz. Ama ne yazık ki bu başvuruların çoğunda kadına cevap verilmiş olsa dahi kadına koruma sağlayacak bir mekanizma oluşturmadığını da görüyoruz."

"Peki bu kadın ne yapsaydı kurtulabilirdi?"

İşte bu soruyu da eski adıyla Kadın ve Aile, yeni adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'e sordum:
"Aslında kadın yapması gerekeni yapmış yani kuruma gitmiş ve başvurmuş. Kurumsal manada bizim ilk başvurulan yerlerde, karakollarda, acillerde yapılması gereken şeylerle ilgili çok önemli hukuki bir düzenleme yaptık. Ciddi bir kurumlar arası koordinasyon, iş birliği yaptık bu söylediğiniz olaylardan dolayı çünkü karakola gittiğin zaman kurumsal altyapı, hukuki düzenlemeler yeterince olmayınca bu sefer oradaki bireyin inisiyatifine bırakılıyor. Bireyin inisiyatifinde de eğer bu konuda çok hassasiyeti yoksa ya kocandır sever de döver de anlayışıyla karşı karşıya kalıyor."

Aynı soruya Prof. Dr. Şahika Yüksel'in verdiği cevap ölümlerin önüne geçmek için şiddet mağduru kadınların -genellikle- ilk resmi durağı olan karakolları göreve davet ediyor:
"Şimdi bu hikaye, çok tipik bir hikaye. Adamlar genellikle, yani bir kadın öldürüldüğü zaman önce şunu diyoruz; bir kadının katili ya çok kere kocası veya babası, sevgilisi ya da eski sevgilisi.
İnsanlar reddedilmeyi istemeyebilirler, buna karşı çıkabilirler ama eğer demokratik ve her iki cinsiyeti de evli olsun, olmasın kadınlara ve erkeklere eşit haklar tanıyan, bir sistemin, bir devletin içindeysek karakola gittiği zaman derhal önlemler alınması lazım."

Kadınların kapısını çaldığı duraklardan biri karakollar ise diğeri de Adli Tıp.
Aslında uzmanlar,kendilerine başvuran kadınları bekleyen akıbeti kolayca anlayabiliyor. Çünkü onlara genellikle "artık çalacak kapısı kalmayan" kadınlar başvuruyor.
Bu durumu daha net kavramak için Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Şevki Sözen'in sözlerine kulak vermek yeterli:
"Bize başvuran kadınları bekleyen o sonu ne yazık ki görüyoruz. Çünkü tabi ki ölüm çok keskin bir nokta. Bu keskin noktanın ne şekilde olacağını hesaplamak çok mümkün değil ama baktığınız zaman karşınızdaki zaten yıllardır şiddet görmüş biri. Öyle ağır bir ruhsal travma içerisinde ki, hani çekip silahla biri vursa belki o kadar canı acımayacak. Kişide oluşan fiziksel ve ruhsal belirtiler kadının yaşamını o kadar alt üst etmiş ki aslında onu her gün öldürüyor."

Şiddet mağduru kadınlara uzun yıllardır kapısını açan ve onlara el uzatan psikiyatrist Prof. Dr. Şahika Yüksel de şiddetin odağında çoğu kez kadının yanı başındaki erkeklerin olduğuna dikkat çekiyor:
"Adamlar genellikle, yani bir kadın öldürüldüğü zaman önce şunu diyoruz; bir kadının katili ya çok kere kocası veya babası, sevgilisi ya da eski sevgilisi. Bu cinayetlerin ön işaretleri çok kere var. Örneğin siz deyince aklıma geldi. Bizim de öğrencimizdi, Ayşe Yılbaş. Yılbaş'ı kocası öldürmeden önce "Ben seni bir Cuma günü ezan okunurken kurşunla öldüreceğim" diye defalarca söylemiş. Ve gerçekten İstanbul'un göbeğinde nöroloji kliniğinin ortasında, öğle ezanı sırasında herkesin içinde karısını öldürmüş. Şimdi defalarca ona koruma istenmiş, mahkeme açılmış. Kocasının sebebi "niye benden ayrıldı?"
Niye ayrıldığı çok belliydi. Kocası Ayşe'nin aşırı kıskanç, kötü muamele ediyordu."

"Derhal önlem alınmalı"

Konuşmaların tamamı aynı taleple son buluyor, kadın kuruluşları hemen herkes
"Derhal önlem alınmalı…" diyor.
Fakat derhal önlem alınmalı diyenleri bekleyen ikinci bir soru var!

Karakola başvurduğunda "Kol kırılır yen içinde" anlayışıyla yeniden evine gönderilmek yerine savcılığa sevk edilmek ve savcılık tarafından koruma altına alınmak kadın için kurtuluş mu?

Kocası tarafından öldürülen Ayşe Paşalı'nın karakolda çekilen fotoğrafı bu soruya verilecek en keskin cevap olsa gerek.

Bu noktada cevap bekleyen iki soru var: Savcılık kararına rağmen Ayşe Paşalı ve Paşalı gibi çantasında savcılıktan alınmış koruma kararıyla gezenleri yasalar neden koruyamıyor? Koruyorsa kadınlar neden göz göre göre ölüyor?

Bu soruları Bakan Fatma Şahin'e de sordum…

"Şu anda mahkeme kararıyla uzaklaştırma verildiği zaman, polis koruması da veriliyor. Ama biz bunu da yeterli bulmuyoruz. Şu anda bu işi başarmış ülkelerde olduğu gibi teknik takip uygulamasını getirdik. Yasada 12. Maddeye koyduğumuz bir hüküm var bunun uygulamasını İçişleri bakanlığımızla, önce 155 üzerinden bu sistem nasıl çalışacak, nasıl bir sistemi koymamız lazım diye şu anda çalışıyoruz. 780 km'de çeken bir sistem. İçişleri bakanımız ve bizim ekip bu toplantıyı yaptık. İki ayrı ilde; Bursa ve Adana'da pilot çalışma başlatıyoruz. Pilot çalışmalarda, mahkeme kararıyla uzaklaştırma verilen bir kişi, eğer mahkeme kararına uymuyorsa anında müdahale edilecek bir sistemin altyapısını oluşturuyoruz.
Buna göre koruma altına alınan kişi sinyalizasyona basıyor ve en yakın koruma kuvveti anında devreye giriyor. Yani kadının bir yeri aramasına gerek yok. Sistem ona göre kendini revize ediyor. Ciddi bir teknolojik altyapı da var burada.

G.G: Gerek bu uygulama, gerekse son yapılan yasal değişiklikler eğer diyelim ki herkesin tanıdığı bir isim olduğu için söylüyorum. Ayşe Paşalı ölmeden öce yürürlükte olsaydı bugün Ayşe Paşalı yaşıyor olur muydu?

F.Ş: Tabi bu olaylarda değişken çok fazla. Ama şu önemli Ayşe Paşalı'nın yaşadığı olaylardan ders alarak Ayşe Paşalı'nın boşanma sırasındaydı, boşanma sırasında olduğu için 4320 sayılı yasa ona yeterince açıklık getirmediği için karar alması sürecinde koruma kuvveti, aile mahkemesi, hakim müdahale edemiyordu. Şu anda biz Ayşe Paşalı gibi olan bütün örneklerin, hukuki düzenlemesini, altyapısını yaptık. Dolayısıyla bu tür olaylarda artık karar alma mekanizmasındaki kişilerin ellerinde bir mazereti kalmadı yani yasadan dolayı, şu maddeden dolayı şunu şöyle yapamadım dediği hiçbir şey yok.
G.G: Yani yaşardı!
F.Ş: Yani yaşama ihtimali çok yüksekti. Çünkü yasada gördüğünüz gibi orada bütün eksiklikleri giderecek kuvvetli bir yasa çıkardık. Uygulamalarda da bu kurumsal altyapımızdaki zafiyetleri ve eksiklikleri gideriyoruz, zayıf halkalarımızı güçlendiriyoruz. Ama dediğim gibi ne kadar teknik takibi yaparsak yapalım, dünyanın en iyi Türk Ceza Kanunu'nu çıkartırsak çıkartalım, en iyi hukuki temel altyapıyı koyarsak koyalım, insan! İnsan o kadar önemli ki, yani orada insanımızın bu insana ait duygularını güçlendirmemiz lazım. Onu da tamamlamadığın sürece bir şeyler eksik kalıyor. Çünkü insan makine değil."

Yasalar çıkıyor çıkmasına da, birbiri ardına çıkan yasalara bakıp umutlananların yönü sokağa döndüğünde umut yerini umutsuzluğa bırakıyor…
İyiniyetli olmak ölümlerin önüne geçmeye yetmiyor.
Yasalar ancak uygulanabildiğinde umuda dönüşüyor…
Aksi halde örneklerin ardı arkası kesilmiyor.
Ölümler sürüp gidiyor!
Üstelik giderek canileşerek.

Ankara'da işlenen ve kamuoyunun "Kesikbaş cinayeti" olarak bildiği olay da bu saptamaya tipik bir örnek…
Cinayetin faili R.Ö.
Onun söyledikleri de diğerleri gibi ne karakoldaki ifadesiyle örtüşüyor ne de mahkemedeki!

Ancak R.Ö'yü diğerlerinden ayıran ve inkar etmediği bir gerçek var…
O da 14 yıl evli kaldığı K.Ö'yü tasarlayarak öldürdüğü.

Köye gidip çocuklarını alma bahanesiyle önce otobüse sonra taksiye bindirdiği kadını yarı yolda bir bahaneyle arabadan indirip, planını nasıl hayata geçirdiğini büyük bir soğukkanlılıkla anlatıyor :
"R.Ö: Akşam oldu yattık uyuduk muyuduk, tabi ben düşünüyorum. Ha çocuk da köyde. Ben ertesi gün de izinliydim, dedim köye gidelim hem de çocuğu getiririz. Bir de işten dolayı gidemiyoruz okulun açılma süreci yaklaştı ya! Köye götüreyim köye giderken de o planı yaptım.
G:G: Planlı yaptınız yani
R.Ö: Bizim oralar ormanlık. Köye giderken yarı yolda inip taksiye bindik yarı yolda indik…"

Yolda inmelerinin ardından planını hayata geçiren R.Ö, sonrasında da karısının cansız bedenini acımasızca ormanlık alana terketti.

Yetinmedi günler sonra onun kesik başını bir hastanenin karşısındaki çöp konteynırına attı.

Hatta yetinmedi, teşhis için gittiği hastanenin bahçesinden olan biteni izledi. İşte R.Ö'nün anlattıkları:

"R.Ö: Onu bulunca oradan aldım. Orada bir poşet vardı poşete koydum. En son çalıştığım Keçiören devlet hastanesinin bahçesine bıraktım. Nasıl olsa dedim temizlikçiler temizlerken bulur. En son emniyete de kayıt dilekçesi vermişim. En son DNA testi ile bu işin adı konur dedim.
Sonra bulmuşlar. Eve gelip Keçiören adli tıpta bir ceset var dediler. Dedim 'gidelim'. Gittik. Orada prosedür gereği baktım. Normalde getirdiğim kuru kafa olarak ben biliyorum. Onun da öncesine gelirsek ben o arada emniyeti beklerken kanallar geldi. 'Kesik baş' diye yayın yapıyorlar. Ben hiç istifi de bozmadım. Ve onlar gitti. Sonra karakoldakiler geldi.
G.G: Siz seyrediyorsunuz olan biteni an be ve an…
R.Ö: Yok bak … Bulunmuş diye gelindi. Emniyet demek ki kameraları aramış. Orada çoğu vatandaşa soruyor. İşte burada bir "Kesikbaş cinayeti" olmuş falan filan…
G.G: Siz bunu nereden izliyorsunuz televizyondan mı?
R.Ö: Yok bahçede oturuyorum ben, emniyetin gelmesini bekliyorum. Adli tıptaki o kafayı göreceğim."

Aslında parçalanmış ceset, daha önce bir çöp konteynerında bulunan Münevver Karabulut cinayetini andırıyor ama değil.
Bu cinayetin işlendiği tarih Karabulut cinayetinden iki yıl önce…

Yöntemler kimi zaman benzerlik gösteriyor, kimi zaman farklılaşıyor…

Psikiyatrist Prof. Dr. Şahika Yüksel, dikkatli bakıldığında katillerin aynı ortak payda da buluştuğunu söylüyor:
"En çok söylenen kıskançlık oluyor. Diğer söylenen de, çok vahim bir şey, aşk oluyor. Ben çok seviyorum onu diyor.
Burada farklı şeyler söz konusu olabilir. Bunlardan bir bölümü ağır anti sosyal kişiler dediğimiz kişiler olabilir. Bu kişiler genellikle bir tedaviden pek istifade etmezler. Ama bu kişiler kendilerine bir yaptırım geldiğinde ürküp cayabilirler.
Bu tür satırla saldıran bir kişinin ya da daha evvel ağır suç işleyen bir kişinin ruhsal bakımdan değerlendirilmesi lazım. Bunların öldürenlerin çok önemli bir bölümü ruhsal hastalığı olan kişiler ama ufak bir bölümünde ruhsal zorluğu olanlar var, o ruhsal zorluğu olanları o bozuklukları nedeniyle tedavi edilmeleri mümkün. Tedavi edildiğinde de bu öldürücü olumsuz eğiliminin ortadan kalkması mümkün."

Bu saptamaya rağmen katillerin çizdiği profilin çeşitliliği de dikkat çekici.

Karşınıza çıkanlar sıradan bir çiftçi, esnaf ya da vasıfsız işçi olabildiği gibi, M.B gibi iyi eğitimli, vasıflı, toplumsal statü sahibi de olabiliyor.

M.B'nin 2 yıllık evliliği eşi A.B'nin ölümüyle son buldu.
İkisi de eğitimliydi, ikisi de statü sahibiydi.
A.B öldüğünde ODTÜ mezunu genç bir öğretmendi.

2001 yılı öğretmenliğinin de, evliliğinin de ve en önemlisi körpe yaşamının da sonu oldu.
11 yıldır cezaevinde bulunan M.B mahkemenin hükmüne rağmen ısrarla karısının intihar ettiğini iddia ediyor…

"M.B: Eşim intihar etti, ancak olayı net bir şekilde ifade edemedik. Olay esnasında tabancaya dokunmamız ve tabancanın yerinin değişmesi bizim uzman olarak görüldük ve olay yerini değiştirmiş anlamına gelindi ve üç mahkemede çok kısa bir sürede bize bu suç atıldı.
G.G: Tam olarak nasıl oldu peki?
M.B: Son zamanlarda tabanca sevgisi zaten bir hayli yüksekti. Ayrıca olayın oluş şekli bitişik atış.
G.G: Ne demek bitişik atış?
M.B: Bitişik atış, tabancayla baş kısmın tamamen birleşmesi,
tabancayla baş kısmı arasında hiçbir mesafe olmaması. Yani tabancayı başına dayaması. Ve bu bitişik atış neticesinde ikinci bir kişinin olaya karıştığı takdirde olayın oluş şekline baktığımızda bu olayın, bu atışın gerçekleşemeyeceği net bir şekilde ortadadır ancak rahmetli eşim yere düştükten sonra tabancaya benim refleks olarak almamız, tabancanın bize ait olması ve her zaman artık bizim için olağan bir eşya haline gelmesi."

M.B, A.B'nin kendisini kıskandığını ve bu yüzden intihar ettiğini öne sürüyor.
O intihar dese de mahkeme kararı, A.B'nin intihar etmediğini, öldürüldüğünü söylüyor.
Anlattıklarına bakınca, bitmez tükenmez tartışmaların o evde de ayyuka çıktığını gösteriyor…
Kısacası ölüm A.B'ye de göstere göstere gelmiş:

"M.B: O gün, okuldan geldi eşim, ben o gün istirahat günümdü, klasik yine o tartışma oldu. İşte ailenle ilgileniyorsun, benimle ilgilenmiyorsun…
Son bir ay iyice bir bıkkınlık noktası geldi bana. Olaylara ilgisiz kalma çünkü konuşuyorsunuz, çözdüğünüzü zannediyorsunuz, bir hafta sonra tekrar aynı konular gündeme geliyor. Bu sizde bir süre sonra bıkkınlık meydana getirir. Ben de ilgisiz kaldım, ilgisiz kalınca gitmek istedi dışarıya doğru, yani üstünü giyip gitmek istedi. Ben de dedim ki, nereye gidiyorsun? O ara ondan sonra işte klasik tartışmalarımız oldu, o an tabancayı eline aldı, ben işte dur yapma daha önce de defalarca söylemiştim tabancanın hatası geri dönmez işte ilk hata son hata şeklinde. Tabancayı artık çok basit, çok sıradan bir alet haline getirdi kendisine."

A.B hayatta olsa neler anlatacaktı bilinmiyor!
Bilinen, kadınlar hayattayken onları ölümün eşiğine getiren süreci çoğunlukla kimseyle paylaşmıyor.
Kol kırılıyor, yen içinde kalıyor…
Geriye kalan tek gerçek şu: "Eğitim seviyesi ne olursa olsun evlerde, dört duvar arasında şiddet kol geziyor."
Kadının yatak odasında da kol geziyor, evinin salonunda da...
Sorun da çözüm de ortak ve bir o kadar da zor!
Kadını bir eşya gibi gören zihniyetin evlerden hızla uzaklaştırılması gerekiyor…

Görüştüğümüz hükümlüler de bu görüşte…
Cezaevinde, dört duvar arasında geçen yıllar içinde, aynaya bakıp kendileriyle yüzleştiklerinde bakın neler görmüşler:

"M.B: Maalesef kadınlar ikinci sınıf vatandaşlar olarak görülüyor. Toplumumuzda. Birincisi burada ilkokul öğretmenimizden yani sınıf öğretmenimizden, annelerden ve daha sonra da ilerleyen dönemlerde bu eğitimle bir şekilde anlatılabilmeli insanlara. Yani bayanların gerçekten günümüzde bakıyorsunuz boşanma oranları çok yüksek.
Kadına şiddet çok fazla. Töre cinayetleri bunlara net bir şekilde örnek.
Dolayısıyla bence bunun yanlış olduğunu ve bir taraftan da islam, dinimiz yönünden de bunun birtakım sakıncaları olabileceğini her iki tarafı da birleştirerek insanların bu konu kafalarına yerleştirilmeli."

"Son pişmanlık"

"R.Ö: Bir kere sen erkeksin, bir kadını dövmek veya evde kız kardeşini dövmek bir ayrıcalıkmış gibi bir büyüme gibi… Büyüdüğü zaman kız kardeşini dövebilir, annesine elini kaldırabilir! Hanımını dövdüğü zaman maalesef toplumda sanki daha iyi bir yerdeymiş gibi bir izlenim yaratılıyor.
Sizin aracılığınızla da tekrar kadın olsun erkek olsun Türkiye genelindeki Türk vatandaşlarına söylüyorum. Ben bundan böyle yapmayacağım ve yapanlara da yapmaması için vesile olacağım. Siper olacağım ve hayatımda da. Hangi kadın olursa olsun 70',nde de olsa 7 sinde de olsa insansak, bireysek, kişilikli olalım kişiliksiz olalım bütün bayanları koruyalım.
G.G: Kadınlar korunması gereken varlıklardır sizin gözünüzde öyle mi?
R.Ö: Ben bunu zaman zaman hep diyorum.
G.G: Kimlerden koruyorsunuz kendinizden mi siz gibi insanlardan mı?
R.Ö: Agresif ve şiddet uygulayan erkeklerden özellikle, 7 yaşında olsun 70 yaşında olsun bütün kadınların korunması gerekiyor. Korunmaya da ihtiyacı var.
Bir kere ben erkek olarak kendimden örnek vereyim karşımdaki insan karşımdaki kadın nasıl giyinirse giyinsin bir kere hemen nefis yapıp da o nefise uyup da bir laf atıyım veya bir şey yapıyım diye karşıyı tahrik etmemek lazım. 100'de 80'imiz böyle."

Hükümlüler, pişmanlıklarını dile getirirken bile insanın ürperten açıklamalar yapabiliyor.
Anlatılanların çarpıcı biçimde ortaya koyduğu bi gerçek var. O da 'kadın'la ,ilgili toplumsal algının, zihniyetin değişmesi.
Bakan Fatma Şahin'in de söylediği gibi bu değişiklik büyük çaplı bir mücadeleyi gerekli kılıyor:

"Akşamdan sabaha insanların zihinlerini düzeltmemiz çok kolay değil. Doğuştan ölüme kadar çok büyük bir mücadele gerekiyor. Çünkü doğduğu andan itibaren, anne karnına başlıyor ayrımcılık. O yüzden biz, okulun temel eğitimin içerisine dönüp baktığınız zaman erkeklerdeki bu anlayış eşitsizlikten kaynaklı. Kadın erkek eşitliğine inanmayan ataerkil bir bakış açısından kaynaklı bu sorunlar. Bir de erkek karar alma mekanizmasında ise örneğin matematiği yapabiliyor, coğrafyayı yapabiliyor, akademik başarıyı sağlayabiliyor, her şey olabiliyor ama eşitlik konusunda, temel eğitimde yeterince içselleştiremediyse, bir davranış moduna dönüştüremediyse karar verirken bu onun zihnindeki kararı da etkileyebiliyor.
O yüzden biz temel eğitimin içerisine şu anda yasayla beraber milli eğitim bakanlığıyla buradaki fırsat eşitliğini, kadın erkek eşitliğini güçlendirecek temel derslerin konulmasını sağladık. Ağaç yaşken eğiliyor, büyüdükten sonra bu değişimi sağlamak çok kolay değil."

Yapılan görüşmeler de beylik atasözünü doğrular nitelikte...
Ağaç yaşken eğiliyor, yetişkinler çocuklarına ailede ne gördüyse öyle davranmayı sürdürüyor!

İşte küçük yaştan itibaren babasından şiddet gören E.K'nın anlattıkları:
"E.K: Babam da şiddete eğilimliydi. Ben 7-8 yaşındayken yurt dışına gitti, o da şiddet uygulardı.
Annemi döverdi, bize bağırır çağırırdı. 23 yıl yurt dışında kaldı. Her sene bir ay izne gelirdi. Yine aynı bize şiddet uygulardı. O zaman 10 - 15 yaşlarındaydım. Bir an önce gitse de kurtulsak derdik, annem "ölüsü gelse" derdi. Yeri geliyor öldürmek istiyorduk..."

Çocukken yeri geldiğinde babasını öldürmek isteyen E.K, yıllar sonra babasını değil ama karısını öldürdü.
Çocukları yetim, kendisi cezaevinde ve son pişmanlık fayda etmese de o da diğerleri de pişman!
Ölenler geriye gelmiyor, geride kalanlar babası bile olsa 'katil'i affetmiyor!
Zaten çocuklara yetişkinlerin verebileceği bir cevap da yok!
Dahası çocuklarının böyle bir cinayet işlemesi ve yıllar boyu cezaevinde kalmaları ihtimaline bile katlanamıyor, Ö.Ü gibi "mutlaka engellerdik" diyorlar:

"Ö.Ü: Vurdurmam, "aman oğlum ne yapıyosun, ne halt karıştırıyosun" derim. Anlaşamıyorlarsa versinler iki taraflı dilekçeyi, ayrılsınlar. Ben bir sene 1.5 sene kaçtım ve yıllardır cezaevindeyim. Bir gün oturuyordum şurda "Ben ne yaptım?" dedim. Şeytanla mı konuşuyorum, Allah'la mı konuşuyorum. Allah'ımla şeytan arasında çok fark var. Hani kiminle konuştuğumu bilmiyorum ama "Allahım ben bu işi niye yaptım. Birbirimize söverek tehdit ederek ayrılsaydık" diyorum."

Peki ne yapmalı?

Geri dönüşü olmayan bu cinayetlerin önüne nasıl geçmeli?
Ya da kadınlar ne yapmalı da katillerinden korunmalı?
İşte M.B'nin cevabı:
"Eğitim şart diyoruz ya eğitim şart hocam. Eğitimsiz hiçbir şekilde bir yere varılamaz. Ya da toplantılar yapılabilir, okullarda özellikle. Üniversitelerde de şiddet var…
O yüzden ilk başta bizim o birinci nesli kurtarmamız gerekiyor. O nesle şiddet uygulamayacağız ki o ileride de bunu yanlış bir şey olduğunu… ama burada samimiyet ve kararlılık önemli. Yani ama maalesef toplumumuzda bu bakış açısı yok."

Bu sözlerin cinayet suçundan hüküm giyen bir kişinin ağzından dökülmesi, inandırıcı görünmese de önemli.
Zaten bu detaylar ibret verici olsa da, kadını hayatta tutacak yol haritası gerçekte yasalarla çizili…
Bu yüzden de kadının elinin yasalar karşısında güçlü olması gerekli.
Bu aşamada görülen şiddetin belgelenmesi, şiddetle edilecek mücadelenin ilk adımı...
Ve o adım ya karakollardaki tutanaklarla atılabiliyor ya da adli tıp koridorlarında.

Ve sonuç…

Ölüme giden yolda kadınların hayatta kalabilmesi için çaba gösteren çok sayıda kadın kuruluşu var…
Bulundukları illerde, çoğu kez risk alarak ölümlerin önüne geçmek için çabalıyorlar.
Ancak çözüme giden yolda en büyük görev devlete ve devletin kurumlarına düşüyor.
Sığınma evlerinin sayısını arttırmak,
şiddet izleme merkezlerini etkili hale getirmek,
kurumlar arası eşgüdümü sağlamak,
pamuk ipliğine bağlı bir hayat sürdürdüğü saptanan kadına kucak açıp ona ikinci bir seçenek sunmak...